29 Kasım 2018 Perşembe

BBVA'nın yeni CEO'su Onur Genç oldu

İspanyol bankası BBVA'nın Üst Düzey Yöneticiliğine (CEO) Onur Genç'in getirildiği duyuruldu
Dünya bankacılık sektörünün devlerinden, Garanti Bankası’nın da bünyesinde bulunduğu BBVA Grubu’nda, Türkiye adına gurur verici bir gelişme yaşandı. 2012-2017 yılları arasında Garanti Bankası’nda genel müdür yardımcılığı ve genel müdür vekilliği görevini yürüten, 2017’den bu yana da ABD’deki BBVA Compass’ın CEO’su ve Ülke Müdürü olan Onur Genç, BBVA Grubu’nun yeni CEO’su oldu. BBVA Yönetim Kurulu’nun, Grubun üst yönetimindeki değişim planı kapsamında aldığı kararla BBVA Grup CEO’luğuna getirilen Onur Genç görevini, 31 Aralık 2018 itibarıyla Yönetim Kurulu Başkanı olarak görev yapan Francisco González'in yerine geçecek Carlos Torres Vila’dan devralacak.

CEO ve yeni Yönetim Kurulu Başkanı Carlos Torres Vila, “Onur Genç, Garanti Bankası’nda imza attığı başarıların ardından, ABD'deki operasyonlarımıza da son derece olumlu katkılarda bulundu ve şimdi bu katkısı tüm Gruba yayılacak” dedi. “BBVA Yönetim Kurulu, hissedarlarımızın, çalışanlarımızın, müşterilerimizin ve toplumumuzun tüm paydaşları için değer yaratarak stratejimizi ilerletmek ve halen yürütmekte olduğumuz dönüşüm programını tüm dünyadaki operasyonlarımızda daha da ileriye götürmek için en ideal CEO olarak Onur Genç’i seçti.” diye konuştu.

Garanti Bankası’na 2012 yılında Bireysel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak katılan Onur Genç, 2015 yılında sorumluluklarına Kurumsal Bankacılık alanında görevler de ekleyerek, Garanti Ödeme Sistemleri AŞ’nin (GÖSAŞ) genel müdürü ve aynı zamanda bankanın Genel Müdür Vekili oldu. Ocak 2017'den bu yana BBVA Compass'ın CEO’su ve ABD Ülke Müdürü olarak görev yapmakta olan Genç, bankanın finansallarında önemli iyileştirmeler gerçekleştirmesinin yanı sıra, Amerika’da dijital dönüşümün geliştirilmesi, müşteri memnuniyeti ile çalışan bağlılığı konularında da çok önemli başarılar kaydetti.

BBVA Grup CEO’luğunu üstlenen Onur Genç, "Çok önemli ve gurur verici bir görev üstleniyorum. BBVA Yönetim Kurulu’na bana duyduğu güven için öncelikle teşekkür ediyorum. BBVA’yı farklılaştıran misyon ve değerlerimize derinden inanıyorum. BBVA’nın tüm dünyada başarıyla yürüttüğü dönüşüm projesinin bir parçası olmaktan dolayı da ayrıca çok mutluyum.” dedi.

BBVA’daki dönüşüm, bankanın "Yeni çağın olanaklarını herkese ulaştırabilmek" misyonundan ilham alıyor. Bu misyon, bankanın dijital çağda müşterilerine en iyi bankacılık çözümlerini sunmasında, en iyi finansal kararları almalarına yardımcı olmada ve hayatları üzerinde olumlu bir etkiye sahip olmalarında oynadığı rolü yansıtıyor. BBVA Grubu, misyonundan beslenen dönüşüm programını büyük bir bağlılıkla yürütmeye devam ediyor. Bu program çerçevesinde, somut değerler üzerine kurulu şirket içi bir kültürel dönüşüm uyguluyor. Aynı program sayesinde, bankanın müşterilerine sağladığı katma değer son yıllarda önemli ölçüde gelişim gösterdi. Grup tarafından satılan toplam dijital ürün adeti iki yıl önce toplam satışların % 15.3’ü iken, bugün bu oran % 40'a, banka ile dijital kanallar üzerinden çalışan aktif müşteri sayısı ise 26 milyona ulaştı. BBVA’nın hedefi, yılın sonundan önce, tüm dünyadaki müşterilerinin yarısını dijital kanallarla buluşturmak…

BBVA Grup Başkanı Francisco González, "Tüm BBVA, müşterinin yararına olacak bir dönüşüme odaklı olarak çalışıyor" diyerek, "BBVA’nın insan kaynağı, Bankamızın gelecekte yakalayacağı tüm başarıların en temel garantisidir" görüşünü yineledi.

Onur Genç kimdir?

1974 Trabzon doğumlu Onur Genç, 44 yaşında, evli ve 14 yaşında ikiz çocuk babası. Seyahat etmekten, bilim kurgu, ekonomi ve tarih kitapları okumaktan zevk alıyor.

Genç üniversite giriş sınavında 1.2 milyon öğrenci arasından Türkiye 5.’si oldu. 1995 yılında Boğaziçi Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği bölümünü birincilikle bitirdi. 1997 yılında, Carnegie Mellon Üniversitesi İşletme yüksek lisans bölümünden, 4.00/4.00 not ortalaması ile Henry Ford II Bursiyeri ve Akademik Üstün Başarı ödülleriyle mezun oldu.

2012 yılında Bireysel ve Özel Bankacılıktan sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak Garanti Bankası’na katıldı, sonrasında görevlerine ek olarak Garanti Ödeme Sistemleri A.Ş.’nin Genel Müdürlüğünü de üstlendi. 2015 Eylül ayı itibarıyla da Garanti Bankasında kurumsal bankacılığa yönelik ek sorumluluklar alarak, Genel Müdür Vekili unvanını aldı. Onur Genç Ocak 2017’den beri BBVA Compass CEO’su ve Amerika Birleşik Devletleri Ülke Müdürü olarak görev yapıyor. Genç, Garanti öncesinde, 1999-2012 yılları arasında, henüz 34 yaşında Kıdemli Ortak ve Türkiye Genel Müdürü seçildiği McKinsey & Company şirketinde çalıştı.

--

BBVA'daki gururumuzdan ilk açıklama: Benim için büyük onur


İspanya'nın dev bankası BBVA'nın CEO'luğuna atanarak Türkiye'nin gururu olan Onur Genç, BBVA İletişim Ofisi'nde yayımlanan röportajda önemli açıklamalarda bulundu
Garanti Bankası'nın hakim ortağı İspanyol bankası Bancı Bilbao Vizcaya Argentaria'da (BBVA) Üst Düzey Yönetici (CEO) olarak atanan Onur Genç, "Küreseliz ve benim CEO olarak atanmam bu gücümüzün en açık göstergesi." dedi.

Genç, BBVA İletişim Ofisi tarafından yayımlanan röportajında, BBVA'nın CEO'su olarak atanmasının kendisi için de bir sürpriz olduğunu söyledi. "Gerek bireysel, gerekse uluslararası tecrübesinin, BBVA grubunun sahip olduğu küreselleşmenin doğal gerçeğinin bir yansıması" olduğunu düşündüğünü kaydeden Genç, "BBVA'nın geçiş sürecinin bir parçası olmaktan çok büyük heyecan duyuyorum. Yeni görevimde bankaya hizmet etmek benim için bir onur." ifadesini kullandı.

Yönetici olarak talepkar biri olduğunu ancak bireysel performanslara da önem verdiğini ve görüşlerinin BBVA değerleriyle örtüştüğünü vurgulayan Genç, "Takım çalışması, güven, sorumluluk ve hızlı bir şekilde eyleme geçme" ilkelerini temel aldığını kaydetti.

Büyük şirketler ve kişilerle çalıştığı için şanslı bir iş kariyerine sahip olduğunu ifade eden Genç, 13 yılını geçirdiği McKinsey firmasındayken 4 ülkede yaşadığını ve 10'dan fazla ülkede de projeler gerçekleştirdiğini anlattı. McKinsey'den sonra Türkiye'de Garanti Bankası ve ardından BBVA'nın ABD'deki bankasında yöneticilik yaptığını anlatan Genç, "Çevremdeki insanlar ve birlikte çalışmaktan gurur duyduğum büyük ekipler sayesinde çok farklı ortamlarda inanılmaz tecrübeler kazandım ve her zaman gerçek başarının müşteri, çalışan, hissedar ve toplumun geneline hizmet olduğuna inandım." açıklamasında bulundu.

DÜNYA DÜZEYİNDE EN İYİSİ 

Bankacılığın teknoloji güdümüyle ilerleyen önemli endüstri olduğunun altını çizen Genç, elektronik bankacılıkta dünyada en ileri düzeyde, İspanya'daki, ardından Türkiye'deki cep telefonu uygulamalarının dünya düzeyinde en iyisi olduklarını söyledi.

"Küresel operasyonları ve beklentileri olan bir İspanyol bankasıyız." diyen Genç, bankacılık sektörünün yaşadığı en önemli zorluğun dijital çağda sürekli değişen müşterinin taleplerine cevap verme gereği olduğunu ancak BBVA'nin "dönüşümü diğerlerinden çok daha erken başlatan bir vizyona sahip olduğunu" kaydetti.

ÖNCE İSPANYA'DA EV BAKACAK

Evli ve ikiz çocuk babası 44 yaşındaki Genç, BBVA'nın CEO'su olarak üstleneceği yeni görevden dolayı ilk olarak Madrid'de ailesi için bir ev ve çocuklarına okul bulacağını, İspanyolcasını da geliştireceğini söyledi. 31 Aralık'ta resmi olarak BBVA CEO'su görevine başlayacağını ifade eden Genç, "Meslektaşlarımdan bana istedikleri dilde yazmalarını, rahat olmalarını isteyeceğim. İlk günden itibaren her birine yazdıkları dilde cevap vereceğim. Konuşmalarımız da aynı şekilde olacak. Zamana ihtiyacım olacak ve herkesten sabırlı olmalarını isteyeceğim." dedi.


18 Kasım 2018 Pazar

Çin ile ABD ekonomide rolleri değişiyor

Dışa açılımının 40'ıncı yılını dolduran Çin, kendisini buna teşvik eden ABD ile rolleri değişiyor
Çin, tarihi reform sürecinin 40'ıncı yılında kendisini dışa açılmaya teşvik eden ABD ile rolleri değişirken, Devlet Başkanı Şi Cinping'in liderliğinde "Çin nüfuzu" retoriği gittikçe keskinleşiyor.

Ülke, dışa açılımının meyvelerini zenginleşerek alıyor. Ancak Şi yönetimi, "büyük birader" benzeri gözleme mekanizmalarıyla ülke halkına yönelik kontrol ve denetimini giderek sıkılaştırıyor.

Çin yakın tarihine damgasını vuran en önemli siyasi figürlerden olan Dıng Şiaoping, 1978'de ülkenin dışa açılımını dünyaya ilan etmişti.

Aradan geçen 40 yıllık süreçte ülke, Dıng'ın dahi hayal edemeyeceği düzeyde bir kalkınma hikayesi yazdı. Çin, dışa açılımdan bu yana 3,12 trilyon dolarla dünyanın en çok döviz rezervine sahip, 11 trilyon dolarla dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ve 170 milyar dolarla üçüncü en büyük doğrudan yabancı yatırımcı haline geldi.

Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, Çin'in dünya ekonomisindeki payı 1978'de yüzde 1,8 oranındayken, 2017 sonunda yüzde 18,7 seviyesine yükseldi.

Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1949'dan dışa açılımın ilan edildiği 1978'e kadar sadece 200 bin Çinli yurt dışı seyahati yapabilmişken, sadece geçen yıl Çin'den yurt dışına 130 milyon seyahat gerçekleşti.

Dışa açılımın mimarı
ABD ile diplomatik ilişkilerin tesisinin ardından 1979'da bu ülkeye yaptığı 9 günlük ziyarette kovboy şapkası giyerek kameralara poz veren Dıng, Çin'in dışa açılımının mimarı oldu.

Çin'de ülkenin kurucu lideri Mao Zıdong tarafından yapılan kültür devriminin yıkıcı etkilerini silerek, daha düşük profilli ve pragmatist bir dış politikaya yönelen Dıng Şiaoping, ülkesinin ekonomik kalkınma ve sosyal refah hedeflerini hayata geçirmekte önemli rol oynadı.

Reform süreciyle özel şirketlerin önü açılırken, devlet şirketlerinin de iç ve dış pazarda aktif olmasına izin verildi. Ülkenin güneyindeki Guangdong eyaletine bağlı Şıncın kentinde dışa açılım adımlarının ilklerinden olan özel ticaret bölgeleri kuruldu.

Sıradan bir balıkçı köyüyken yaklaşık 20 yıl gibi kısa bir sürede Hong Kong ile rekabete aday kent haline gelen Şıncın, dışa açılımda ülkenin dinamo motorlarından biri haline geldi.

Fabrika ayarlarına geri dönüyor
Ülke, ekonomi alanında kaydettiği bu "mucizevi" başarıya karşın Devlet Başkanı Şi Cinping liderliğinde dış politikadaki "pragmatist" ve düşük profilli çizgisini, küresel ölçekli nüfuz arayışlarıyla değiştiriyor.

Kendisini dışa açılıma teşvik eden ABD ile rolleri değiştiren Çin, özellikle ABD Başkanı Donald Trump'ın açtığı "ticaret savaşı", stratejik konumuyla öne çıkan Güney Çin Denizi'nde komşularıyla egemenlik yarışı ve tarihi İpek Yolu'nu yeniden canlandırmayı hedefleyen "kuşak ve yol" inisiyatifiyle dünya arenasında ihtiyat ve endişeyle izleniyor.

Dışa açılımın meyvelerini daha müreffeh bir toplum haline gelerek almaya başlayan Çin, Şi liderliğinde siyasi ve sosyal açıdan adeta "fabrika ayarlarına" geri dönüyor.

Zira Şi, martta yapılan Çin Ulusal Halk Kongresi genel kurulunda oylamaya sunularak kabul edilen yeni anayasayla devlet başkanlığı için belirlenen 10 yıllık görev sınırını kaldırarak "süresiz" liderliğinin önünü açmıştı.

Önceki anayasada yer alan süre sınırlaması, Dıng'ın teklifiyle 1982'de anayasaya eklenmişti. Mao'nun kültür devrimi sonrası toplumda hakim olan kargaşanın önünü almak için atılan bu adım, aşırı güç sahibi liderlerin yol açabileceği tehlikeler göz önünde bulundurularak atılmıştı.

Daha "kontrolcü" bir çizgiye kayıyor
Dıng, ülkenin politikasına yön veren başlıca aktör olmasına rağmen hiçbir zaman devlet başkanlığı görevine talip olmamış ancak Çin Komünist Partisi ve ordu üzerindeki yetkilerini kullanarak döneminin gerektirdiği denge siyasetini başarıyla yürütmüştü.

Özellikle Çin gibi daimi tek parti iktidarıyla yönetilen bir rejimde halkın ömür boyu liderlere karşı kaygılı tutumu, ülkeyi bu yönde karar almaya itmişti.

Dıng ile kapılarını batıya açan Çin, komünizmi "Çin özellikleri taşıyan sosyalizm" sunumuyla kapitalist bir ambalajla piyasaya sürmüştü. Batılı şirketler, ucuz iş gücünden faydalanarak üretim hatlarını Çin'e taşımış ve bu ülkeyi "dünyanın fabrikasına" dönüştürmüştü.

Ülke, bu süreçte başta ABD olmak üzere batı dünyasının refahını ülkesine çekerken, özellikle Şi'nin göreve geldiği 2013'ten bu yana ülke içinde daha "kontrolcü" bir çizgiye kayıyor.

Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi ile en kalabalık ordusuna sahip, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyeliği bulunan Çin, Şi Cinping'in liderliğinde ülkenin kurucu lideri Mao'yu gölgede bırakmaya namzet bir geleceğe doğru ilerliyor.

Ülke, giderek daha fazla dışa açılıyor. Ancak Çin hükümeti, uyguladığı "büyük birader" benzeri gözlem mekanizmalarıyla ülke içinde halkı üzerindeki denetim ve kontrolünü giderek artırıyor.

Şi Cinping yönetimi, 2020'ye kadar tüm ülkeye yaymayı planladığı sistemle yüz tanıma, sosyal medya kullanımı ve yapay zeka teknolojileriyle halkını sosyal puanlamaya tabi tutacak. Vatandaşları aldığı puanlara göre kategorize edecek olan Çin, bu yolla ülke içindeki denetim ve kontrolünü güçlendirecek.

ABD ve Çin arasındaki küresel rekabet
ABD Başkanı olarak göreve gelmesinin ardından Çin'i teknoloji casusluğu ve fikri mülkiyet haklarını ihlal etmekle suçlayan Donald Trump, kendi ülke halkına yönelik milliyetçi propaganda ve ordu kapasitesinin artırılması gibi konularda Şi'nin ekmeğine yağ sürüyor.

Trump yönetiminin mart ayındaki hamlesiyle başlayan vergi savaşları sonucunda ABD, 250 milyar dolar değerindeki Çin mallarına ilave vergi getirdi. ABD'nin vergi hamlelerine anında karşı cevap veren Pekin yönetimi de 60 milyar dolar tutarında ABD menşeli ürünlere vergi ekledi.

Dünyanın geri kalanını etkileyen tarife savaşlarının yanı sıra Çin'in yılda yaklaşık 5,3 trilyon dolarlık ticaretin deniz taşımacılığına ev sahipliği yapan Güney Çin Denizi'nin yüzde 80'i üzerinde hak iddia etmesi ve burada yapay adalar inşa ederek deniz üzerinde uçak pistleri ve füze bataryaları konuşlandırması, Pekin-Washington hattında ayrı bir gerginlik alanı oluşturuyor.

Çin ayrıca 2015'te hayata geçirdiği askeri reform paketiyle yurt dışında operasyonlar yapılması için ordusuna yeşil ışık yakmıştı.

Çin merkezli Kuşak ve Yol
Pekin yönetiminin Güney Çin Denizi üzerinden deniz yoluyla ülkenin batısında ise demir yoluyla karadan dünyaya açılma hamlesi olan Kuşak ve Yol inisiyatifi, nüfuz alanını artırmayı amaçladığı gerekçesiyle uluslararası alanda eleştiri ve engellemelere hedef oluyor.

Tarihi İpek Yolu'nu yeniden canlandırmayı hedefleyen Kuşak ve Yol kapsamında karadan Pakistan ile yaklaşık 46 milyar dolarlık Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru'na yatırım yapan Pekin yönetimi, bu ülkede bulunan Gwadar Limanı'nı 43 yıllığına kiraladı.

Afrika'ya verilen borç 143 milyar doları buldu

Afrika'da da varlığını hissettiren Çin, 2000 yılından bu yana bölge ülkelerine verdiği borçlar nedeniyle uluslararası kamuoyunun "modern sömürgeci" eleştirilerinin hedefi oluyor.

2000-2017 döneminde Çinli devlet firmaları ve bankalarının Afrika ülkelerine verdiği toplam borç miktarı 143 milyar doları buluyor.

Eski ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson, martta Afrikalı hükümet liderlerini uyararak, Çin'den borç para aldıklarında karşılığında egemenlik haklarını kaybetmeyi riske attıklarını söylemişti.

Çin'in ayrıca Afrika'ya, hibe, faizsiz kredi, özel kalkınma fonu, ithalatı destekleme fonu, yatırımlar çerçevesinde 60 milyar dolarlık yardım taahhüdü bulunuyor. Afrika ile ilişkilerini sadece ekonomiyle sınırlamayan Çin'in stratejik konum bakımından bölgedeki kilit ülkelerden Cibuti'de askeri üssü de bulunuyor.

Uluslararası arenada söz sahibi olma hedefiyle 40 yıl önce dışa açılan Çin ile son 2 yıldır içe kapanan süper güç ABD arasında marttan bu yana devam eden ticaret savaşı, Güney Çin Denizi ve çeşitli ikili, bölgesel ve uluslararası konulara yönelik müzakerelerden halen somut sonuçlar elde edilemiyor.

İki ülkeden üst düzey yetkililerin karşılıklı ziyaretlere rağmen mesafe alamadıkları müzakerelerin, Şi ve Trump arasında Arjantin'de bu ay sonu yapılacak G-20 Liderler Zirvesi kapsamında yapılacak görüşmenin nasıl geçeceği merakla bekleniyor.

17 Kasım 2018 Cumartesi

Çirkin elmanın hikâyesi

Bir zamanlar Macintosh elması ile meşhur bu bölge, daha sonra sırasıyla Boeing, Microsoft, Starbucks ve Amazon gibi markalarıyla biliniyor. Tarımdan sanayiye, oradan bilgi teknolojilerine ve son olarak da Sanayi 4.0 dediğimiz yeni ekonomiye geçişin en başarılı örneklerinden birini Seattle’da görmek mümkün. Amerika’daki pek çok eyalet ekonomik çöküntü yaşarken, Silikon Vadisi’nden kilometrelerce uzakta, yağmuru ve kapalı havası ile bilinen bu bölge bir ekosistemin nasıl topyekûn kalkınma hikâyesi yazılabileceğine de güzel bir örnek.

YA ÜRETECEĞİZ YA BORÇLANACAĞIZ!

Herhangi bir ekonomiyi kalkındırmanın iki yolu var. Ya kaynaklarınızı akılcı bir şekilde kullanıp katma değeri yüksek üretime geçeceksiniz ya da dışarıdan borç alarak kalkınmanızı finanse edeceksiniz. Biz Cumhuriyet’in ilk döneminde ilk yolu tercih ettik. Tarımdan sanayiye geçişin ilk adımları o yıllarda atıldı. Sonradan özelleştirilen pek çok sanayi tesisinin temeli de o döneme dayanıyor. Ancak daha sonraki yıllarda, global sermayenin yatırım ihtiyacının artmasıyla birlikte bizim gibi ülkelerde de dışarıdan borç parayla daha hızlı kalkınma formülü devreye girdi. Son yıllarda düşük maliyetli fonların bolluğundan dolayı bu denklemi pek sorgulama ihtiyacı duymadık ama şu an içinde bulunduğumuz mali tablo karşısında, yeniden temel soruyu sormamız gerekiyor: Acaba Türkiye kendi kaynaklarıyla kalkınabilir mi?

KENDİ KAYNAĞIMIZLA KALKINABİLİR MİYİZ?

Kendi kaynağımız olarak göreceğimiz iki temel sektör var: Tarım ve turizm. Bu iki kaynağı iyi kullanıp buradan elde edilen finansmanı katma değeri yüksek yeni yatırım alanlarına, mesela Sanayi 4.0 dediğimiz yeni teknolojilere yatırmamız gerekiyor. Tıpkı Seattle’da tarımdan gelen kaynağın zamanla imalat sanayisine ve oradan da yeni ekonomiye kaydığı gibi bizim de yeni ve daha verimli üretim alanlarına kaynak aktarmamız gerekiyor. Biz transformasyonu başarıyla gerçekleştiremedik. Daha önce bu köşede tarımda fındık üzerinden, heba ettiğimiz marka yaratma fırsatını, turizmde inşaat ve çevreye duyarsızlıkla kaybettiğimiz kaynakları yazmıştım, o nedenle bugün isterseniz elma üzerinden derdimi anlatayım. Seattle’da olduğum için buradan bir hikâyeyle tarımda katma değer nasıl yaratılır sorusuna bir örnek vereyim.

UÇAKTA SERVİS EDİLEN MEYVE TABAĞI

New York-Seattle uçağında servis edilen ürünlerden meyve tabağı ilgimi çekti. Doğranmış elma, birkaç üzüm tanesi ve bir dilim peynir bir arada, bir paketin içinde satılıyor. Sağlıklı bir seçenek gibi durduğu için aldım. Seattle’da bu elmanın hikâyesini doğrudan kaynağından dinledim. Özgür Koç, İTÜ Gıda Mühendisliği mezunu ABD’den yüksek lisanslı genç bir profesyonel. Kendisi benim de uçakta yediğim doğranmış elma üreten şirkette üst düzey bir yönetici. Anlattığı hikâye hakikaten çok ilginç. Elmalar bahçeden toplanınca en iyileri markete gidiyormuş, iri ve parlak olanlar. Lekeli ve çirkin olanlar da suyundan yararlanılmak üzere bedava fiyatına toplanıyor. Özgür’ün şirketi burada bir fırsat görmüş. Çirkin elmaları alıp özel geliştirilen bir teknolojiyle 12 parçaya bölüyorlar, içlerinde çürük ya da rengi bozuk olanın suyunu çıkarıyorlar, geriye kalan kısmı ise dilimli olarak satıyorlar. Fakat burada da bir sorun var. Dilimli elma rafta en fazla 5 gün kalıyor, sonra çürüyor. Bu sorunu çözmek için de epey Ar-Ge çalışması yapıp, en sonunda raf ömrünü 40 güne kadar çıkarmışlar. Bütün bu çabanın sonucu olarak üreticiden yok fiyatına alınan elma şu an piyasada en pahalı satılan elma olmuş!

AĞAÇTA YETİŞENİ PAZARDA SATMAKLA OLMUYOR!

Bizim kendi kaynağımızla kalkınmayı gerçekleştirebilmemiz için yaptığımız işin her adımına akıl ve tasarım katmamız gerekiyor. Peki bunu ne kadar gerçekleştirebiliyoruz? Verilere bakalım. Türkiye elindeki kaynağın yalnızca yüzde 1’ini Ar-Ge faaliyetlerine ayırıyor. Hal böyle olunca da ortaya yüksek teknolojili ürün çıkmıyor. Nitekim grafikte de gördüğünüz gibi yüksek teknolojili ürün ihracatımız, bizim gibi gelişmekte olan bir ülke için bile kabul edilebilir bir noktada değil. Bizde yüzde 2 olan bu oran Polonya’nın üçte birinden daha az! Aynı şekilde Güney Kore’nin hem Ar-Ge’de hem de yüksek teknolojili ürünlerde zirvede olması boşuna değil. Biri olmadan öbürü de olmuyor.

O halde yapılması gereken belli. İçeride kıt kanaat biriktirdiklerimizi ve dışarıdan büyük bedel ödeyerek getirdiğimiz kaynakları verimli alanlara yatırmalıyız. Ancak bütün bunları yapabilmek için kısa vadede insan kaynağımızı çok iyi kullanmak, uzun vadede de bu kaynağı arttırmak zorundayız. Bu anlamda bir taraftan son yıllarda yurtdışına giderek oldukça başarılı olmuş profesyonel sınıfı Türkiye’ye yeniden kazandırmanın formüllerini aramalıyız. Diğer taraftan da bu insan kaynağını eğitimle arttırmanın yollarını bulmalıyız.

ÜLKEYE HİZMETİN COĞRAFYASI YOK!

Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi Seattle’da yaklaşık 200 kişilik bir grupla Cumhuriyet’in 95. yılını kutladık bu hafta. Kitap imzalarken hikâyesini dinlediğim herkesin derdi aynı. Hepsi ülkeyi merak ediyor, ülke için hayal kuruyor. Kimi yazın gidip bir projede çalışıyor, kimi Türkiye’den gençlere internet üzerinden ders veriyor, kimi de memleketin girişimci ve sanayicilerini Amerikan pazarına sokmak için emek harcıyor. Bir de herkes her sabah benim gibi, uyandığında Türkiye haberlerini açıyor. Ve en önemlisi herkes Cumhuriyet’e olan borcunun farkında! Bu anlamda ben umutluyum.

EĞİTİM VİZYON BELGESİ ÖNEMLİ BİR ADIM!

Bir diğer umutlu olduğum konu ise Eğitim Vizyon Belgesi. Geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk Hoca tarafından açıklanan Eğitim Vizyon Belgesi de bir anlamda yukarıda sözünü ettiğimiz sorunların çözümü benim için. Açıklanan metinde benim için olmazsa olmazların neredeyse çoğu var. Veri odaklı eğitim politikası belgenin temel çerçevesini oluşturuyor. Okulöncesi eğitimin zorunlu yapılacağı garantisi veriliyor. Belgede STEM alanına özel bir önem verilmiş. En önemlisi dezavantajlı çocukların ve okulların desteklenmesi için ek teşvikler devreye sokuluyor. Belge, adı üstünde bir vizyon metni. Şimdi tüm velilere düşen, tüm yurttaşlara düşen bu belgede ortaya konulan hedeflerin takipçisi olmak. Sonuçta aslolan uygulamadır. Hayırlı olsun!


Selçuk Şirin
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/selcuk-sirin/cirkin-elmanin-hikayesi-41000747

NEREDE HATA YAPIYORUZ

- BU sene fındık ihracatı 1.7 milyar dolara düşmüş! Bu köşede fındıkta hamallık yapıyoruz diye şikâyet ettiğimde ihracatımız 3 milyar dolar civarındaydı. Aradan geçen birkaç yılda bırakın fındıkta katma değer yaratmayı, elimizdeki fındığı doğru dürüst pazara çıkarmayı bile becerememişiz. Bu rakamın düşmesinin temel nedenlerinden biri kur farkı, diğeri de kuraklık olsa gerek. Ancak sorun şu ki fındıktan bu sene iki kat para kazansak bile ortada ciddi bir sorun var. Biz fındık üretiminde tekel bir ülkeyiz. Her yıl oranımız biraz azalsa da hâlâ dünyada bizden çok fındık üreten başka bir ülke yok. Üstelik son yıllarda dünyada fındıklı çikolatalara büyük bir rağbet var. Bütün bu faktörlere rağmen biz elimizdeki altın değerindeki bu üründen bile para kazanamıyorsak oturup ciddi ciddi düşünmemiz gerekiyor. Neden biz milyonlarca kişiyle çalışıp çabalayıp ancak 1.7 milyar dolar kazanırken, bizden bu fındığı alıp dünyaya satan şirketler birkaç yüz çalışanıyla bizden 10-15 milyar dolar fazla kazanıyor? Nerede hata yapıyoruz?

AKIL VE TASARIM!

Bugün dünyada işlenmemiş ürün satarak zengin olan ülke yok. Eğer bu mümkün olsaydı petrol yataklarının üstünde duran Venezuela’da halk açlıktan ölmez, yine petrol zengini Nijerya’da yoksulluk alıp başını gitmezdi. Petrol bedduası da denilen bu durum neyse ki bize uymuyor, zira bizim petrolümüz yok. Ama elimizde petrolden daha kıymetli pek çok değerimiz var. Turizm ve fındık bunlardan en önemli ikisi. Geçen haftalarda yazdığım gibi, nasıl turizm sektöründe hamallık yapmaya talip oluyorsak fındık konusunda da görünen o ki tercihimiz hammadde satmak yönünde. Oysa böyle olmak zorunda değil. Biz de pekâlâ fındıkta, turizmde ve başka sektörlerde inovasyon yarışına girebiliriz. Bunun için formül hazır: Yaptığımız her işe, ürettiğimiz her ürüne, sunduğumuz her hizmete hem daha çok akıl ve hem de tasarım katmak zorundayız. Bunu da sözde değil, özde yapacağız. Yani, bu çağda dünya ile rekabet etmek istiyorsak bilim ve sanatla uğraşan yurttaşlarımızın sayısını arttırmak zorundayız. Bu insanları el üstünde tutmak zorundayız. Çünkü bu çağda hammadde üreterek talip olacağımız tek bir iş var: Hamallık!

7 BECERİYİ ÖĞRENMİYORSA GELECEKTE İŞLERİ ZOR!

- OKULLAR açılıyor. 20 milyona yakın çocuk okula gidecek. Peki, çocuklar okulda ne öğrenmeli? Harvard Innovation Lab’den Toni Wagner, geleceğin değil bugünün dünyasında rekabet edebilmek için şu 7 temel beceriye sahip olunmalı diyor:

1- Eleştirel düşünme ve problem çözme becerisi

Var olanı olduğu gibi kabul eden, her şeye evet diyen birinden ne mucit olur ne de kaşif.

2- Hayatın farklı katmanları arasında işbirliği kurma becerisi

Önümüzdeki dönemde farklı kültürlerden ve hayatın farklı katmanlarından gelen bireyler arasındaki işbirliğini arttıracak kişilere ihtiyacımız her zamankinden fazla olacak.

3- Zihinsel çeviklik ve esneklik
Bizim biraz da sınav sistemi ile beslenen ‘tek bir doğru’ hastalığımız çocuklarımızın zihinsel çeviklik ve esneklik becerisi kazanmasının önündeki en büyük engel. Tek bir fikre sonuna kadar bağlananların, fikir değiştirmeyi bir nevi özgüvensizlik olarak görenlerin çok zor elde edebileceği bir beceri bu.

4- İnisiyatif alma ve girişimcilik

Sesini çıkartanın susturulduğu bir ortamda inisiyatif almak zor, yeni bir şeye girişmek daha da zor. Ama içinde bulunduğumuz global rekabet ortamında tutunabilmemiz için çocuklarımıza başta okulda inisiyatif almayı öğretmemiz gerek.

5-Sözlü ve yazılı iletişim

Kendini ifade edemeyen, bunu gerektiğinde bir metne dökemeyenler zaten her devirde oldukça zorlanıyordu, şimdi daha da çok zorlanacak.

6- Bilgiye ulaşma ve işleme becerisi

Bu çağda ihtiyaç duyulan beceri, bilgiye hızlı bir şekilde ulaşmak ve daha da önemlisi pek çok farklı kaynaktan elde edilen bilgiyi etkili bir şekilde analiz etmek. Bilgi hamallığına değil, bilgi işleme ustalığına ihtiyacımız var.

7-Meraklanma ve hayal kurma becerisi

Bir Türkiye Hayali kitabında detaylıca örneklendirdiğim gibi hayal kurmakla başlıyor her ilerleme. Merak etmeyen, hayal kurmayanların bir değer ortaya koymaları mümkün değil.


Selçuk Şirin
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/selcuk-sirin/bir-turkiye-hayali-gerceklesiyor-40957484

HAYATIM EĞİTİM: BİR TÜRKİYE HİKÂYESİ

BU hafta posta kutumdan tanıdık bir hikâye çıktı. Hayatım Eğitim, Enver Yücel’in otobiyografisi. Doğrusu memleketten gelen kitaplar epey biriktiği için bu kitabı sonraki bir tarihte okuyacaktım ancak meraktan birkaç sayfa karıştırınca duramadım ve bir oturuşta bitirdim. Bunun birkaç sebebi var. Bir kere hikâye bizim hikâyemiz. Saatlerce yürüyerek gidilen köy okulu... O okul yolunda tenekeyle çamurda top koşturan çocuklar... Sonra acaba dağın öte yanında ne var diye merak eden gençlik yılları... Köyden okumak için gelinen büyük şehir... O şehirde ikmale kalınca utanarak köye dönen delikanlı... Baba izniyle kâğıt kamyonuna atlayıp İstanbul’da daha öğrenci iken başlanan ilk girişim...



BAŞARININ FORMÜLÜ

Kitap her ne kadar eğitimi merkezine almış olsa da aslında anlatılan bir girişim hikâyesi. Lise yıllarında öğrenci olarak gittiği dershaneyi satın alan kaç öğrenci tanıyorsunuz? Benim kitabı okurken fark ettiğim bir önemli nokta da Enver Bey’in girişimci olarak daha ilk baştan yaptığı işin merkezine öğretmen ve pazarlamayı koyması. Yaptığı her atılımda bu formülün sonucunu aldığını kitabı okudukça anlıyorsunuz. Daha ilk yıllarda star öğretmen transfer ederken altındaki arabayı şoförüyle yeni transfer ettiği öğretmenin emrine veren bir vizyon... Arkadaşlarını kalabalık otobüslere yollayıp Laleli durağına gelince ‘Uğur Dershanesi’nde inecek var!’ diye bağırmayı akıl eden bir detay... Bugün hem Türkiye’de hem başta Amerika olmak üzere Almanya ve Gürcistan’da pek çok noktada yer alan bir markanın kuruluş kodlarını bu ilk yıllarda hayata geçen formülde bulmak mümkün.

Türkiye’nin köyden kente göç ettiği dönemde geçen hikâye tahmin edeceğiniz gibi iniş-çıkışlarla dolu. Utangaç, köylü delikanlının kendine güveni tam bir şehirli kız olan müstakbel eşiyle tanışması, ardından 12 Eylül gölgesinde geçen düğün hazırlıkları ve o sırada ailenin yaşadığı derin acılar... Genç yaşta hem babasını hem de iki ağabeyini kaybetmenin tarifsiz kederi... Baba hasretiyle geçen ilk gençlik yılları ve babanın göremediği zirve yılları...

İYİ HİKÂYE DÜZ OLMAZ!

Bulundukları sahada zirveye çıkmış kişilerin oraya nasıl geldiklerini anlatan hikâyeler Batı’da çok. Neredeyse herkesin bir başarı hikâyesi var burada. Spordan sanata, girişimcilikten bilim dünyasına, sanattan siyasete her alanda ileri giden isimler oturup başlarından geçen macerayı bütün içtenliğiyle paylaşıyor. Başta gençler olmak üzere dileyen herkes de bu hikâyenin detaylarını o biyografi kitaplarından okuyor. Bizde ise zirveye çıkanlar nerelerden geçerek oraya çıktıklarını paylaşmayı pek sevmiyor... Keşke daha çok paylaşsalar...

Selçuk Şirin
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/selcuk-sirin/bagirsak-nasil-ikinci-beyin-oldu-40971991

Lider ekibinden ne bekler ? Neden ısrar eder ?

İnancıma göre iş dünyasında gelecek için bir plan yapıyorsan bu planın en önemli parçası ekip, takım olmalıdır. Bu nedenle takımı ve takım oyununu özellikle önemsiyorum. BKM ekibim ile geçmişte aştığımız engeller, ulaştığımız başarılar bana gelecek için ümit ve cesaret veriyor. Bununla beraber dünyadaki değişim teknolojideki gelişim bazı şeyleri farklı yapmamızı gerektiriyor diye düşünüyorum. Son zamanlarda belki dijital / sosyal medyadaki ayak izlerim (vurgularım) bazı konulardaki odak ve ısrarımı ele veriyor olabilir. Dijital teknolojileri çok önemsiyorum, çok kıymet veriyorum ama aynı zamanda doğru kullanmak ve üretmek konularına ayrıca özen gösteriyorum. Dijital dünyada tüketici olmak çok kolay ama üretici olmak bir o kadar zor. Bu nedenle gelecekte dijital üreticilerin, emekçilerin fark yaratacağını düşünüyorum. Bu nedenle ekibimden bir süredir bu konuda beklentilerim de ısrar ediyorum. Şu konularda sorumluluk almalarını istiyorum.

a. sosyal medyada içerik üretmek

b. blog yazılarında etkin olmak

c. sosyal sorumluluk çalışmaları ve dijital bağış konularında aktif olmak

d. sahip olduğumuz ürün ve hizmetlerin tanıtılması konusunda insiyatif almak.


Neden bunları istiyorum ve sorumluluk almalarını bekliyorum? Çünkü;

Yapılan işlerin sonuçları
Kaynak kullanımının en etkin şekilde olması
Yeni bir bilgi öğrenmek ve paylaşmak
Ekip iyileri tedarikçiler ve iş ortaklarımızla kurduğumuz ilişkiler
Her türlü yeni iş fikrinin desteklenmesi ve cesaretlendirmesi
Şirket içinde örnek bir yaşam kalitesinin kurulması
önemlidir. Ve önem verdiğimiz bu amaçlara ulaşabilmek için birlikte sorumluluk almamız gerekir.


Böylece ;

ürettiklerimizin hem görünür olmasını sağlamış, hem de son kullanıcının yaşadıklarını deneyimlemiş,
okumak, öğrenmek ve bilgi paylaşmak konusunda çevremize örnek olurken kendimizi yenilemiş,
ülkemize sosyal sorumlulukları ile borcunu ödeyen örnek vatandaş oluruz.
Bana göre sorumluluk devredilemez bir ekip çalışmasıdır. Konuşma dilimiz “ben yapıyorum” “benim ekibim yapıyor” değil “biz yapıyoruz” şeklinde olmalıdır. Günümüz iş hayatında artık kimse kimseye bağlı yada bağımlı değil. Her birimiz iş yönetiyoruz ve sorumluluk alıyoruz. Özetle, sorumluluk aldıkça gelişir ve geliştikçe olumlu yönde değişir, olgunlaşırız.

Soner Canko

https://medium.com/@SonerCanko/lider-ekibinden-ne-bekler-neden-%C4%B1srar-eder-f80e456e7d6b

Liderliğe giden yolda 5 önemli adım

CEO’luğa giden yolda nelere ihtiyaç olduğunu, kendi tecrübelerime dayanarak beş maddeyle açıkladım. Açıkladığım bu maddeleri buradan sizlerle de paylaşmak istedim.


1.Sürece odaklanmak: Kariyerimde planlı programlı şekilde ilerlemedim. Her genç, okuldan mezun olduktan sonra genel müdür olma hayali kuruyor. Ancak bu süreç çok farklı ilerliyor. Sonuca ulaşmanın yanı sıra sürece de odaklanmak gerekiyor. O süreç içinde de insanın kendini sürekli geliştirmesi son derece önemli.

2.Meraklı olmak: Meraklı olmanın önemini birçok platformda dile getiriyorum. Merak, ufkunuzu açan ve yeni bilgiler ve deneyimleri keşfetmenizi sağlayan son derece kıymetli bir özellik. Bu nedenle gençlere en büyük tavsiyem; meraklı olun, meraklı olun, meraklı olun!

3.Çok çalışmak: İlgilendiğiniz, sorumluluk aldığınız her konuda çok fazla ve verimli çalışmalısınız. Çalışmakla kastettiğim asla saatlerce ofiste kalmak değil. İşte başarılı olmak, ancak iyi bir özel hayat dengesiyle mümkün. Özel hayatınızda da kendinizi geliştirecek aktivitelerde bulunmalı, ailenizle vakit geçirmeli ve sabırlı bir şekilde elinizden gelenin en iyisini yapmalısınız.

4.Kendini yenilemek ve kendini başkalarıyla mukayese etmemek: İnsanların kendilerini sürekli başkalarıyla mukayese etmesi, içine düşülen en büyük tuzaklardan biri. “Okuldan mezun olan arkadaşım şu anda şurada çalışıyor, ben de bunu yapmalıyım” gibi kıyaslamalar son derece tehlikeli olabiliyor. Başkalarına odaklanmaktansa kendi işine odaklanmak her zaman çok daha iyidir.

5.Takım olmak: Bir işte başarıya ulaşmak için en öncelikli ihtiyaçlardan birinin iyi bir takım oluşturmak olduğunu düşünüyorum. Takımınızda kadın-erkek dengesinin olması ve çeşitlilik de çok önemli. Herkesin birbirine benzediği bir takımın monotonluk getirdiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Size inanan, sizinle aynı hedefe odaklanan kişileri bir araya toplar ve onlara sorumluluk verirseniz, başarılı olmamanız için hiçbir neden kalmaz.

Soner Canko

https://medium.com/@SonerCanko/liderli%C4%9Fe-giden-yolda-5-%C3%B6nemli-ad%C4%B1m-caa5dbc9a4f1

Sıradışı bir başarı örneği : ebebek

Dijital CEO ile Teknoloji Sohbetleri’nin 57'nci bölümünde ebebek.com’un ofisine konuk oldum ve ebebek.com Kurucusu Halil Erdoğmuş ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdim. ebebek tam bir “tersine mühendislik” örneği olmasıyla dikkat çekiyor. Çalışma hayatına bir beyaz yakalı olarak başlayan ebebek Kurucusu Halil Erdoğmuş, önemli bir başarı hikâyesine imza attı. Bence son derece sıra dışı bir hikâye. Nasıl mı?

2001 krizinin başladığı dönemde ebebek yolculuğuna başlayan Erdoğmuş, ebebek.com’dan önce anne-babaları bilgilendirme amacıyla bebek.com isimli içerik sitesini kuruyor. İş modeli reklam alma üzerine kurulu olan bu platform, yüksek ziyaretçi trafiğine rağmen reklam alamıyor ancak bu trafikten faydalanan Erdoğmuş, ebebek.com’u kurarak e-ticarete atılıyor. Başlarda sadece dijital dünyada hizmet veren ebebek, şu an perakende mağazalarının da dâhil olduğu büyük bir marka konumunda. Erdoğmuş’un 2002 yılında yüksek lisans tezi sırasında gördüğü bir makaleyle öğrendiği “click and brick” iş modeli üzerine hayata geçen ebebek, bugün 122 mağazaya ulaşmış durumda. Halil Erdoğmuş bu sayının yıl sonunda 129’a çıkacağını da belirtiyor.

Online ve offline perakendeciliğin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu belirten Halil Erdoğmuş, “Online ve offline iki ayrı kanal değildir. Bir anne-babanın öz evlatlarıdır. Bu çok önem verdiğimiz bir yaklaşım. Dolayısıyla birbirinin rakibi değil, tamamlayıcısı olan iki ayrı kanaldan bahsediyoruz. Biz e-bebeği hem internet sitesi hem de mağaza olan bir platform şeklinde konumlandırıyoruz. Müşteri deneyiminin ‘tek’ olduğunun altını 2003’ten bu yana çiziyoruz. Online ve offline tüketici için sadece bir teslim alma ve ödeme farklılığı seçeneğidir” diyor.

E-ticaret hizmetini dünyaya da açmaya çalışan e-bebek, yurtdışından bağlananlara İngilizce hizmet veriyor. Avrupa yolculuğuna bir start-up olarak başladıklarını ve şu an yolun başında olduklarını belirten Erdoğmuş, ilerleyen dönemlerde her dilde hizmet vermeyi hedefliyor.

Profesyonel dünyada çalışıp kendi girişiminin hayalini kuranlara hiçbir yaşın geç olmayacağı ve harekete geçmeleri konusunda ilham veren bu keyifli sohbeti izlemek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.

https://medium.com/@SonerCanko/s%C4%B1rad%C4%B1%C5%9F%C4%B1-bir-ba%C5%9Far%C4%B1-%C3%B6rne%C4%9Fi-ebebek-13cf8dcf464e


16 Kasım 2018 Cuma

Ali Koç: Günü kurtarmak için şampiyon olmak istiyoruz

Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi'nde Türk futbolunun geleceği, finans, konuşan Fenerbahçe Başkanı Ali Koç ve Beşiktaş Başkanı Fikret Orman, futbolun geleceği için radikal kararla alınmasın gerektiğini belirttiler.

Borsagundem.com'un sponspor olduğu "Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi"nde İstanbul Wyndham Grand Levent Oteli’nde konuşan Koç, "Dört büyük spor kulübü yılda 900 milyon lira faiz ödüyor" dedi.

ALİ KOÇ: "4 BÜYÜK KULÜBÜN TOPLAM GELİRİ 1.6 MİLYAR TL"

Fenerbahçe'nin kendi yarattığı yatırımlarla kendini döndürebilecek bir kulüp olduğunu ancak zarar ve borçların kulübü bugüne getirdiğini belirten Ali Koç, "Harcamaların yüzde 80'i döviz kuruyla. Fenerbahçe Kulübü'nün kendi yarattığı yatırımları kendi karşılaması gerekir ve bunu da başarabilecek potansiyelde. Ama şu anda zarar borç zarar. Hal böyle olunca da bu sürdürülebilir değil. Bizim şu anda konuştuğumuz borç finans kurumlarına olan borç. 2017-2018 zararı 3.1 milyar TL 4 büyük kulübün toplam borcu. 2017/2018 sezonunda 4 büyük külüp 900 milyon TL ödeme yapıyor. Hepimizin geliri 1.6 milyar TL. Bu hale bakınca bu sürdürülebilir değil. Kısacası Fenerbahçe kendi ürettiği ekonomiyi borç olmasa kendi kendini çevirebilir. Zarar edip borç alıyoruz. Günü kurtarmak için şampiyon olmak istiyoruz bu da olmayınca borcu borçla kapatıyoruz" ifadelerini kullandı.

"SEKTÖRÜN BAŞTAN AŞAĞI DEĞİŞMESİ GEREKİYOR"

Tüm sektörün baştan aşağı değişmesi gerektiğini aktaran Koç, "Aslında baştan aşağı yapı değişmeli. Antrenör, medya, hakemler yani tüm sektörün baştan aşağı değişmesi gerekir. Devletin içinde olduğu baştan aşağı bir yapılanma olması gerekir. Borç yapılandırma, onlar kısa dönemli hamleler. Baştan aşağı yönetenlerin değişmesi gerekir. Gerekirse 5 yıl Avrupa'da yer almayacağız. Bugün bu noktaya gelmemiz tamamen sorumsuzca yönetimdir. Burada SPK, TFF hoşgörülü davranmış. Sahiplik olmadığı içinde irrasyonel anlayışla devam edilmiş ve bu üst üste konarak buralara geldi. Bunun için çok radikal kararlar alınmalı devletin de içinde olduğu. Futbolcu işin büyük bir kısmı. Anadolu kulüplerinde çoğu TL alıyor ama 4 büyük kulüpte yerli ve yabancı oyuncular hala döviz alıyor. Aldığımız oyuncular yaşlı. Burada 2 milyon alıyor. Yaşa baktığımızda en yaşlı liglerden biriyiz. Altyapımızdan oyuncu çıkartamıyoruz. Biz baştan aşağı kaybediyoruz" şeklinde konuştu.

"AVRUPA KUPALARINA SÜREKLİ KATILSAK DA 2'NCİ TURU GÖREMİYORUZ"

Avrupa'da kalıcı başarı sağlanabilmesi için öncelikle finansal modellerin yeniden düzenlenmesi gerektiğini belirten başkan Ali Koç, "Şampiyonlar Ligi'nde iyi para var ama Avrupa Ligi'nde 1'e 7 veriliyor. Geçen seneki Beşiktaş'ın başarısını yakarsa Galatasaray iyi bir meblağ alacaktır. Her ne kadar sürekli gideriz diye düşünsek de ikinci tura hiçbir zaman çıkılamıyor. Demem o ki bu alanlarda kalıcı olmak için finansal modellerimiz yeniden yapılanmalı. Altyapı veya daha fazla yerli oyuncu oynatan kulüplere yayın gelirinin daha fazlası verilmeli veya 30 yaş üstü oyuncu gelmeyecek gibi birçok planım var" dedi.

FİKRET ORMAN: "KULÜP YÖNETMEK, ŞİRKET YÖNETMEK DEĞİL"

Kulüp yönetmenin bir şirketi yönetmek kadar kolay olmadığını, insanların sürekli bir başarı beklediğini belirten Fikret Orman, "Kulüpler Birliği'nde uzun bir toplantı yaptık. Son süreçleri de kamuoyu ile paylaştığım için çok fazla anlatmayacağım. Ali Koç başkanın da katılmasıyla bir ivme kazandık. Uzun bir toplantı oldu bugün. Şimdi bu yapmış oldugumuz iş esasında rasyonel bir iş değil. Bir finansman gözüyle baktığımız zaman orada alacağımız tedbirler başka. Burası bambaşka. Burası bizim sevgi verdiğimiz kulüplerimize destek vermek. Bu kulüpler bizim olsa 5 senelik bir planlama yapılabilir. Ancak bu böyle olmuyor. Burada taraftar var. İnsanların sürekli başarı beklediği bir yer. Bir başarı elde edilebilmesi adına bir şeyler yapmak durumdasınız. Futbol kulübünü yönetmek, bir şirket yönetmek gibi değil" şeklinde konuştu.

"TÜRK FUTBOLU KÜÇÜLEREK BU BÜTÇELERİ AŞAR"

Türk futbolunun içerisinde bulunduğu borcun ancak küçülerek aşılabileceğini aktaran Orman, "Ben, Beşiktaş'a ilk başkan olduğumda cirosu 78 milyon Euro civarındaydı. 48 milyonluk bir gelirimiz vardı bunun 37 milyonu bankalara teminattı. Böyle olunca 5 milyon size kalıyordu. Türk futbolu ancak küçülerek o bütçeleri kendi içerisinde aşabilir. Bu böyle olmadığı için durum buralara geldi" dedi.

FİKRET ORMAN: "GENÇ OYUNCUYA YATIRIM GÜNÜ KURTARMAK İÇİN YAPILIYOR"

Fikret Orman belirli bir kaynak olmadığı sürece başarı sadece günü kurtarmak olduğunu ve ona göre oyuncu transfer edildiğini ifade ederek, "Kulüpler Birliği yasası sadece yeterli karar değil. Ali başkanın söylediği Avrupa'ya gidememek radikalliğin ciddiyetini gösterir. Ortada taraftarın istediği bir başarı var. Başarı gelmeyince de taraftar kendini çekiyor. Bir kaynağınız yoksa başarı için belli kriterde oyuncular alıyorsunuz. Genç oyuncuya yatırım günü kurtarmak için yapılmıyor. Göreve geldiğimde en kötü durumda bizdik. Şimdi daha iyiyiz ama başarı gelmeyince taraftar memnun değil. Kuralları net olarak konulmuş bir yapılanma sürecine gidilmesi gerekiyor. Beşiktaş olarak 3'üncü sene de şampiyon olmak istiyoruz. Şampiyonlar Ligi'nde de daha başarılı performanslar istiyorlar. Bunun içinde daha iyi oyuncular almak zorundasınız. Biz de geçen sene bir maçtan kaybettik. Daha iyisini alabilmek için para harcıyorsunuz, zarar ettiğiniz zaman oyuncuya git diyemiyorsunuz kolay kolay" açıklamalarında bulundu.

ALİ KOÇ: "AVRUPA'DA İNSAN SERMAYESİ ÇOK GELİŞMİŞ"

Avrupa kulüplerinin birden fazla branşla ilgilenmediğini ve belirli bir sahipleri olduğunu belirten Ali Koç,"Avrupa'da çoğu kulüp futbol dışında başka branşla ilgilenmiyor, sahipleri var, kendilerini globalleştirmişler, müthiş bir insan kaynakları çalışması, oyuncularını çok iyi parlatıyorlar ve dört bir yandan taraftarlara ulaşıyorlar. 3 büyükler local ama ulusal değiller. Avrupa'da en son söylemem gereken insan sermayesi çok gelişmiş. 10 yıl içinde öyle bir dönüşüm olacak ki Avrupa'nın büyük kulüpler pazarın yüzde 95'ine hakim olacaklardır" şeklinde konuştu.

"REKABETÇİ BİR ÜLKE OLUŞTURMAK UEFA'YA YARAR SAĞLAR"

Türkiye'nin rekabetçi bir ülke olmasının UEFA'ya da yarar sağlayacağını aktaran Koç, "Kulüpler Birliği olarak ürünün, malın, ligin ne denirse densin onun sahibi olmalı. Federasyondan yöneticiler 3 büyük kulüpten olmamalı. Burada iletişimi iyi bilen insanlar, hocalar, futbolcular olmalı. Sonrasında ne oluyor? 3-4 kişi yükü götürmeye çalışıyor. Diğerleri toplantıdan toplantıya geliyor. Böyle olunca da bir şey elde edilemiyor. Mayıs ayında federasyon seçimleri var. Biz Fenerbahçe olarak futbolu çok iyi yönetecek vizyon sahibi adayların yanında olacağız. Rekabetçi bir Türkiye oluşturmamızın UEFA'ya da yararı olacaktır. Türkiye olarak günü kurtarmaktan vazgeçmeliyiz. Böyle devam edersek hiçbir yol kat edemeyiz. Almanya'dan çıkan oyunculara bakın sürekli ihraç ediyorlar. Onlar yapabiliyorlarsa biz neden yapamıyoruz? Tekerleği yeniden icat etmeye gerek yok. Onların yaptığını kendimize göre oturtsak başarı gelecektir. Türkiye ekonomisiyle rekabetçi ülke ancak iyi ülkeler spor anlamında da iyiler" ifadelerini kullandı.

FİKRET ORMAN: "İYİ BİR FİNANS OLUŞTURULUYOR AMA MAÇ KAZANAMAYINCA 'PARALAR NEREDE' OLUYOR"


Fikret Orman, "Bir tedavi olabilmek için hastalığı ve sorumluluğu kabul etmemiz lazım. Bunu herkes kabul ediyor. Teşhiste ortada artık tedavi sürecine girilmesi gerekiyor. İngiltere'de 3 oyuncu var ama hepsi Almanya kökenli. Cenk Tosun, Mesut Özil ve İlkay Gündoğan. Artık bunları konuşmak yerine faaliyete geçmemiz gerekiyor. Beşiktaş'ı Çağlayan Adliyesi'nde 450 mahkemenin elinden aldım. İyi bir finans oluşturuluyor ama maç kazanamayınca 'Paralar nerede' oluyor. Devlette Maliye ve Spor Bakanlığı olarak bir formül üretmeye çalışıyor. Yabancı kuralıyla ilgili olarak 14 yabancı alınması gerekmiyor. 9 yabancı da oynatabilirsiniz 4 oyuncu da. Bu zihniyetin değişmesi gerekiyor. Halkın da zihniyetinin değişmesi gerekiyor. Pepe 34 yaşına geldi. Ben onun yerine Fatih'i oynattığım zaman halk da mutlu olmuyor" dedi.

ALİ KOÇ: "HAYALİM A TAKIM VE ALTYAPI OYUNCULARININ BİR ARADA ÇALIŞMASI"

Hayalinin A takım ve altyapı oyuncularının bir arada çalıştığı ve bir kültür soluduğu ortam oluşturmak olduğunu vurgulayan Ali Koç, "10 senede 8 defa yabancı kuralı değişti. Bu hangi mantığa göre değişti? Bir sezonda 2 defa değiştiği oldu. Neden? Zihniyet değiştiği zaman bu da yerine oturacaktır. Bu kararlar bütün paydaşların bir araya gelip oturarak alması gereken kararlardır. Bir zihniyet değişikliğine ihtiyacımız var. Karamsar konuşuyorum belki ama doğru yönetimle tünelin sonunda ışık var. Benim hayalim birçok tesisler olsun. Aynı ortamda altyapı ve A takım oyuncuları bir arada çalışıp aynı kültürü solusun. Bunlar olmayacak şeyler değil ama oturup baktığımızda şu anda bunları yapabilecek bir ülke değiliz. Hırvatistan, İsviçre, İzlanda bunlar bizleri çok rahat yenebilen ülkeler oldular. Torpille oyuncu kazandırıp yükseltilirse hiçbir şey olmaz" ifadelerini kullandı.

FİKRET ORMAN: "ALTYAPI KİMSENİN UMURUNDA DEĞİL"

Fikret Orman, Türkiye'de altyapıyı kimsenin önemsemediğini belirterek, "Genk'in İngiltere'ye sattığı oyunculara baktığınızda inanamazsınız. Biz altyapıya yatırım yapalım diyoruz. Kimsenin umurunda değil ki. Herkes Ibrahimovic ne oldu, alacak mıyız derdinde. Yoldan geçen bunu soruyor. Böyle geleceğe yatırım olmaz. Bence önümüzdeki sezon değil devre arasında bir değişim hareketinin başlaması gerekir" şeklinde konuştu.

ALİ KOÇ: "HATA YAPAN ÇOK KONUŞUR"

Derbiden sonra yaptıkları savunmaya da değinen Ali Koç şöyle konuştu: "Derbiden sonra hakkımızı korumak için videolu açıklama yaptık. Alanya maçında genel başkanımız tekrar bir açıklama yaptı. Zaten hata yapan çok konuşur. Bizim yaptığımız tek açıklama tokat atan oyuncunun cezalandırılması. Biz de savunmamızdan çıkan sonuca göre cezamızı ödeyeceğiz. Spora zarar veren hangi sporcu olursa olsun cezanı alacaktır. Uyguladığımız zaman sizler de göreceksiniz. Beklenti var artık. Bir şey söylemediğin zaman sen tribünün hakkını korumuyorsun. Seçim zamanı her gittiğimde bana sorulan soru 'Federasyona karşı bizim haklarımızı nasıl koruyacaksın?' Haklı olabilirler. En çok zorlandığım soru budur. Kim masaya yumruğunu vuruyorsa dediği olsun diye. Bu zihniyette başarı olmaz."