Büyük torunlar, dedelerinin elinde büyüdü küçük torunlar ise, dedeyi keşfe çalıştı.
30 Kasım 2020 Pazartesi
Sabri Ülker
Murat Ülker: Benim adım Murat başka unvana gerek yok
Şaşırtıcı biri! Sürprizli biri! Esrarengiz biri!
Hem uzak hem yakın biri.
Hem mesafeli hem samimi.
Siz de başta ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.
Bana öyle oldu yani.
Bir de dalga mı geçiyor anlayamadım.
Espri mi yapıyor, ciddi mi?
Sonra anladım ki o, hepimizi suya götürüp susuz getirir! Her şeyden haberdar, her olaya hâkim.
Ama hiç öyle değilmiş gibi davranıyor.
Siz onu ‘saf’ filan zannetme saflığına kapılıyorsunuz!
Murat Ülker, Yıldız Holding’in cirosunu beş yılda ikiye katlayan müthiş bir vizyoner.
Ve çok alçakgönüllü. “Yok artık daha neler!” dedirtecek kadar. 72.5 milletten insanla çalışan, kendi alanlarında dünya üçüncüsü bir dev.
77 fabrika, 120 genel müdür ve her işin başında CEO’lar... Hepsi de Murat Ülker’e rapor veriyor.
Godiva ile United Biscuits markalarını bünyesine katarak küresel devler liginde yer alan Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker’le, şirkette ‘hanım’ ve ‘bey’ unvanlarının kaldırılmasından
başladık, çocukluğuna kadar gittik.
Benim adım Murat başka unvana gerek yok
Şirkette size ‘Bey’ denmesini yasakladınız!
-Evet. Yasaklamaya çalıştım. İstedim ki herkes birbirini ön isimleriyle çağırsın.
Neden?
-Çünkü birçok kültürde zaten böyle. Bizde de böyle olmaması için bir sebep yok diye düşündüm. Neticede hepimiz bireyiz ve insanız. Ayrıca bizim kültürümüzde asillik de yok ki, ilaveten başka bir unvanla hitap edelim...
Ama biz ‘bey’siz, ‘hanım’sız konuşamayız ki, böyle bir alışkanlık var...
-İyi de global dünyada bu sorun oluyor! Hayatı zorlaştırıyor. Yurtdışında herkes birbirine ön ismiyle hitap ederken, bana ‘Murat Ülker Bey’ demeye çalışıyorlar, o ‘bey’i ekleyebilmek için perişan oluyorlar. Gerek yok ki. Murat deyiver gitsin.
Bu, bir ihtiyaç mı, yoksa sizin eşitlik anlayışınızın bir sonucu mu?
-İhtiyaç ama eşitlik anlayışının da payı vardır. Ön isimle hitap etmek bana saygısızlık gibi gelmiyor. Saygının ölçüsü hitap biçimi değil, davranışlar olmalı.
Peki diyelim ki, şirkette çalışan bir çaycı arkadaş, “Çayını getirdim Murat” derse n’olur?
-Ne olacak, hiçbir şey olmaz. “Sağ ol kardeş” derim, çayımı alıp içerim.
Bu kültürün Türkiye’de yaygınlaşabileceğini düşünüyor musunuz?
-Hah işte mesele bu! Basında çıkan tepkileri görünce, bunun kolay kolay hayata geçirilemeyeceğini anladım. Bir sürü insan eleştirdi. “Olacak şey mi bu?” dedi. Oysa benim adım, bana konulan en güzel şey. Buna bir şey ilave etmeye lüzum yok. Fakat önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan daha zor! Bunun, haddini bilmemek olduğunu düşünüyorlar. Bu tepkiyi de sadece Türklerden almadım. Türkiye’de birlikte çalıştığımız Amerikalılar da “Murat Bey, biz sana nasıl Murat diyeceğiz?” diyorlar. Anlayacağınız bunu oturtmak zaman alacak!
Ben Ülker satıyorum Murat Ülker satmıyorum
Siz, nevi şahsına münhasır birisiniz. Resim koleksiyonunuzun bir kısmı işyerinizde. Ve bütün çalışanlarınıza açık. Herkes, istediğini alıp, odasına asabiliyor...
-Evet, bu da doğal değil mi? Ortada bir güzellik var ve bu şirketin bir çalışanı onu odasına asmak istiyor. Çalışırken o tabloya bakmak istiyor. Baksın tabii... Bu, beni ancak mutlu eder! Hatta bazen tavsiye ediyorum. “Bak, senin odana yakışır!” diyorum. Tablonun ve ressamın özelliklerini anlatıyorum. Ben güzel bir sanat eseri alabilmişsem, bunu paylaşmak isterim. Bir sürü tablo var, depoda mı tutacağım onları? Sürekli ben mi bakacağım? Herkes istifade edebilmeli.
Siz aynı zamanda sosyal medya bağımlısısınız...
-Evet. Oğlanlardan geçti. Onlarla beraber olmak, onları takip edebilmek için başladım. Baba olarak çocuklarınızın gerisinde kalmak istemiyorsunuz, kendinizi sürekli güncellemeye çalışıyorsunuz. En azından ben öyle yapıyorum.
Siz birini işe alırken, “Rüyalarını istiyorum!” dermişsiniz. Bu da biraz fazla değil mi?
-Değil! Benim hoşuma gitmeyen bir profil var: “Saat 6 oldu, şalteri kapattım. Hadi bana eyvallah. Yarın sabah serviste de uyurum. İşe gelince önce bir kahvemi içerim, uykum açılınca da işe başlarım...” Ben gerektiğinde 24 saat iş düşünebilen insanlarla çalışmak isterim. Her zaman değil ama bazen de iş, rüyasına girsin! Bunu niye söylüyorum? Çünkü benim rüyalarıma da giriyor. Geçen gece uyandığımda mesela bir baktım İngilizce bir şeyler anlatıyorum. Ertesi gün toplantı vardı, “Şöyle bir konuşma yaparım” diye düşünmüştüm yatarken. Rüyamda o konuşmayı yapıyordum.
‘Goya’ diye bir kavram icat etmişsiniz. O nedir?
-‘Gez, Oturma Yerinde Artık’ anlamına geliyor. Yani gez, hareket et, kollarını sıva, işe giriş. Ben nasıl ‘GOYA’ yapıyorum?
Piyasayı dolaşıyorum, bakkalları geziyorum. Hatta bir bakkaldan laf işittim. Raflara bakarken adam dedi ki, “Hangi şirket?” Dedim ki, “Ülker’den geliyorum. Var mı bir şey?” “Bana bak” dedi, “Ülker’in başındakilere söyle. O Çamlıca Tepesi’nde oturup Cafe Crown içmekle bu işler olmaz. Buraya gelsinler!” “Olur” dedim, “Bizzat söyleyeceğim.”
Sizi tanımıyorlar mı sokağa çıktığınızda?
-Tanımasalar daha iyi! Çok fotoğraf basmazsanız tanımazlar!
Kendimi aldatmaya neden itibar edeyim?
Babanız, şirketi amcanızla kuruyor. Geliştiriyor. Ama sizin döneminizde şirket uçuyor... Sizce, sizin en büyük başarınız neydi?
-Şöyle düşünün: Onlar bir yelkenli yaptılar ve donattılar. Her şey hazırdı. Ben de yelkenleri açılmış bir teknenin dümenine oturdum, rüzgâr da uygun esince yol aldık. O kadar!
Sizin anlattığınız kadar da kendiliğinden olmadı herhalde... Bin yıllık Godiva’nın bir Türk markası haline gelmesi, hepimizin gururunu okşadı, milli dava oldu... Sizin için sadece iş miydi?
-Hayır. Satış gerçekleşmeden beş yıl önce yaptığımız bir toplantıda, “Godiva satılırsa alalım” diye notum var benim. Bu tür açılımları öngörmüşüz. Sonra satılık denince de gittik aldık. Nasip oldu yani.
Yıldız Holding’i kendi alanında (çikolota, tatlı, şekerleme vs.) dünyanın üçüncü büyük holdingi haline nasıl getirdiniz?
-“Ben yaptım, oldu” değil. Öyle olmuyor. Herkes yapıyor, herkes bir ucundan tutuyor. Ne oluyorsa hep beraber yapılıyor...
Kararları siz mi veriyorsunuz?
- Bana bağlı genel müdürlerin ve CEO’ların verdikleri kararları onaylıyorum veya veto ediyorum. Genelde yanlış olanı söylerim ama doğrusunun nasıl yapılacağını söylemem. Kendilerinin bulmaları lazım...
Siz bunca başarıdan sonra nasıl oluyor da bu kadar alçakgönüllüsünüz? Hiç mi gururlanmaz insan?
-Sözlükte ‘gurur’un karşılığı ne biliyor musunuz? ‘Aldanmak.’ Kendimi aldatmaya neden itibar edeyim?
Peki hayalini kurmuş muydunuz? Yoksa siz de bu kadarını beklemiyor muydunuz?
-Geçen gün babamın bir arkadaşına ziyarete gittim. Sordu, “İşler nasıl?” “İyi” dedim. Durdu, “İyi diyorsun da herkes iyi diyor. Ne demek iyi?” dedi. Dedim ki, “Hani lambadan cin çıksa, Allah’tan ne istesen vereceğim aç elini deseydi, bunları istemek aklıma bile gelmezdi!” “Tamam şimdi oldu, iyiymiş o zaman!” dedi.
Siz çok ortalıkta değilsiniz. Low profile (dikkat çekmeyen) bir hayat sürüyorsunuz. Neden kendinizi geri çekiyorsunuz?
-Ben Ülker satıyorum, Murat Ülker satmıyorum!
Tamam anlıyorum da hiç hoşlanmaz mısınız kalabalıklara karışmaktan, açılışlara, davetlere gitmekten...
-Ben kendi açılışlarıma bile gitmedim. Gitmiyorum. Yapıma uygun değil.
Murat Ülker’in koleksiyonerliğini ilk 2009 yılında Burhan Doğançay’a ait ‘Mavi Senfoni’ tablosunu aldığında öğrendik. İşadamı, tabloya 2.2 milyon TL vererek bir rekora imza atmıştı. Ülker’in fotoğrafta önünde durduğu ‘Impressions’ adlı bu eser ise sanatçı Ekrem Yalçındağ’a ait.
Benim adım Murat başka unvana gerek yok
Teknem ikinci el
Arapça da biliyorsunuz...
-Evet. Öğrenmeyi çok istedim, öğrendim de... Ama pek ilerletme imkânım olmuyor. Çünkü Arapların hepsi İngilizce biliyor!
Gerçekten günde iki öğün kaşarlı tost yiyebilir misiniz?
-Çok severim kaşarlı tost. Bir sürü yemeğe de tercih ederim. Kaşarlı tostun adı Amerika’da Texas Grilled Cheese. O da güzel oluyor. Herkese yemek getiriyorlar öğlen, bana kaşarlı tost...
Siz, çok seyahat ediyorsunuz. Çıkardığınız sonuç nedir? Türkleri nasıl görüyorlar?
-Birçoğu tanımıyor.
Kendi uçağınızla filan mı gidiyorsunuz?
-Yoo. Bir firmadan kiralıyoruz.
Uçak alayım tutkunuz filan?
-Yok hayır. Alsam da eskisini alırım.
İkinci el uçak alınır mı?
-Neden alınmasın, teknem de ikinci el.
İnsanın bu kadar parası, zevki ve estetik duygusu varken neden ikinci el tekne alır ki?
-Bir şeyi alabileceğinizi bilmiş olmak yetiyor! Almak gerekmiyor ki. Ben çok güzel tekneler aldım, tamir ettim, sattım. Mesela ‘Umur Bey’ var, Savarona’dan sonraki meşhur tekne, şimdi yeğenim kullanıyor. Ona verdim.
Kedi, tavşan, horoz, çocuklar ve biz birlikte yaşıyoruz
Çocuklarınızı nasıl yetiştirdiniz? Zengin çocukları gibi mi?
-Yok ama zengin çocukları! Öyle bir problemimiz var maalesef. Dedeleri zengin. Benim babam, ben büyürken zengin oldu. Biz yokluğu da, varlığı da gördük. Çocuklar sadece varlığı... Ama bizim evde çeşitli kurallar var. Mesela evde gece yardımcımız olmaz. Hiç olmadı şimdiye kadar. Sabah kalktığımızda da kimse olmaz evde. Herkes kahvaltısını kendi hazırlar. Bazen ben onlara hazırlarım. Akşam çok geç olursa da öyle olur. Evdeki yardımcımız gitmiş olur. Akşamları biz bize olmayı seviyoruz. Mesela büyük oğlanın belli bir geliri var. “Şu dükkânın parasını alabilirsin” diyorum. Oradan parasını da biriktiriyor. Harcamasını da yapıyor. Gerisine karışmam.
Üç çocuğunuza vermek istediğiniz temel duygu ne? Merhametli olmaları mı, vicdanlı olmaları mı?
-Bence Allah’ın kulu olduklarını bilsinler yeter! Biz evde toplantı yaparız. Genelde pazar günleri. Gündemlerini söylerler, kafalarını meşgul eden şeyleri. Sonra bütün aile oturur, o konuda sohbet ederiz. Büyük oğlan 21, ötekiler milenyum. İkiz onlar. 15 yaşındalar.
Kız mı erkek mi?
-Hepsi oğlan.
Size bir kız da yakışırmış!
-Kedimiz bile oğlan. Tavşanımız da öyle. Horozumuz var. Bir tane tavuk aldık. Şimdi tavşana arıyoruz birisini. Kedi zaten kendisi gidiyor komşuya.
Evin içindeler mi?
-Horoz bile gelir evin içine. Gelir kapıyı çalar, alırız içeri.
Ne yaparsa çocuklarınıza çok kızarsınız?
-Yapmıyorlar beni kızdıracak şeyler. Mesela israfa çok kızarım. Hak yemeye çok kızarım.
Size, zenginliğinizi herkesin gözüne sokmamayı kim öğretti?
-Öyle bir şey öğretmediler. Zenginlik herkesin gözüne nasıl sokulur bilmiyorum ben...
Arabanız ne?
-Toyota kullanıyorum. Toyota Jeep. Diesel’i çok gürültü yapmıyor. Büyük oğlana da aldım ikinci el.
Neden ikinci el?
-Öyle işte...
Erkekler pahalı saatlere meraklıdır, sizin var mı öyle meraklarınız?
-Telefonun saati çıktıktan sonra saat kullanmıyorum. Yüzük düşüyor diye, onu da hanıma verdim. Birkaç tane de kaybettim. Hanım da artık bir şey demiyor.
AMCAMLA BABAM İŞLERİ NEDEN AYIRDI?
Aileniz Kırım Türklerinden... Ne ifade ediyor sizin için Kırım?
-Çok bir şey ifade etmiyor. Babam Kırım’da doğdu. Biz tabii Kırım’ı bilmiyoruz. Ben sonradan gittim. Babama, amcama, “Sizi de götüreyim” dedim. Dediler ki, “Bizim orada pek güzel hatıramız yok. Gitmek istemiyoruz!” Çok çekmişler. Ama çok güzel bir memleket.
Bu işi babanız, amcanızla birlikte kuruyor. Bisküvi satarak bu kadar başarılı olmak nasıl bir şey?
-“Başarılı olalım” diye yapmıyorlar ki, “İşimizi düzgün yapalım!” diye yapıyorlar. Yapınca da oluyor.
Kaç yıl birlikte çalışıyorlar?
-1944’ten 1986’ya kadar...
Zorlukları yok mu iki kardeşin iş yapmasının?
-Zaten sonunda ayrıldılar. Sebebi de şu: Bir bisküvi fabrikası var. Ve altı patron. Asım ve Sabri kardeş işin başındalar. Ama onların oğulları ve damadı var. E altı patron da bir bisküvi fabrikasına çok...
Peki ne yaptılar?
-Babam bir gün bana dedi ki, “Sen ne iş yapıyorsun?”, “Kalite kontrole bakıyorum” dedim. “Ne kadar zamanını alıyor?” “Yarım günde bitiyor. Daha fazla çalışacak olsam, o diğer beş patronun alanına giriyorum!” O zaman “Git dışarıda kendine bir iş ara” dedi. Ben de dışarı çıktım. Yarım gün fabrikaya geliyordum. Geri kalan zamanda da kendi işimi yapıyordum. Yeni bir fabrika kurdum. Kimya fabrikası. Bu iş için önce laboratuvar kurduk. Sonra makineler. Öyle değişik bir işti. Sonra babam dedi ki amcama, “Abi biz akraba kalmak için işleri ayıralım. Yoksa iş yüzünden aramız bozulur!” “Tamam” dedi amcam. İşleri ayırdık.
Nasıl ayırdınız?
-Usul olarak babam şöyle bir şey teklif etti. “Oğlum” dedi, “Kimin hangi parçayı alacağına karar vermeden, her şeyi iki eşit parçaya bölelim. Birine, işin kendisini koyalım. Diğerine, ailenin gayrimenkul parası falan ne varsa, onu koyalım. İşin de belli bir hissesini.” Yani bir tarafta gayrimenkuller, bir miktar para, bazı işler ve ana işin üçte bir hissesi, diğer tarafta işin kendisi. Böylece iki eşit pay yapmış olduk. Ondan sonra kuzenlerime, “Siz gençsiniz, işi de iyi öğrendiniz!” dedi. “Siz bu işi alın ve devam edin. Ben de gayrimenkulleri alayım.” Onlar da “Amca olmaz öyle şey! Sen bu işle çok uğraştın, öbür tarafı biz alalım, sen işi devam ettir!” dediler. Öyle de oldu...
ESTETİK ŞART!
Estetiğe inanıyorum. ‘3 İzmir’ diye bir kitap var. 3 İzmir; Levanten İzmir, Rum İzmir, Türk İzmir. Türk İzmir için diyor ki, “Türk mahallesindeki evlerin kiremitleri, boyaları şahaneydi. Sokaklar tertemizdi. Sokak köpekleri için hem yemek kabı hem su kabı mutlaka ayrı ayrı konmuş olurdu. Evlerin kapıları kilitlenmezdi. Çünkü hırsızlık olmazdı. Türk çocuklarını da görünce tanırdınız giyimlerinden, efendi duruşlarından.” Sonra tabii harpler bu kültürü yok etti. Biz ne yapıyoruz mesela? Osmanlı’da yasak olan bir şeyi yapıyoruz. Her köye cami yapıyoruz kubbeli. İstanbul’dakilerin bir kopyasını yapıyoruz. Halbuki o dönem İstanbul’da kubbeli cami yapmak yasaktı. Sadece sultan yapabilirdi. Niye? Adam mimar tutuyor imkânı var. “Ben de öyle bir bina yapayım da camiye benzesin!” yok. Estetik anlayışı vardı. Şimdi yok. Oysa, estetik şart. Toplumun adam olması, bir şeyler üretmesi, birbirine iyi davranması için estetik anlayışının yerleşmesi lazım.
Namaz kılmazsam sinirli olurum
Hiç kimseye çaktırmadan 5 vakit namaz kalmayı nasıl başarıyorsunuz?
-Çaktırmadan kılmıyorum ki.
Çaktırarak mı kılıyorsunuz?
-Hayır, çaktırarak da kılmıyorum. Affedersiniz tuvalete gitseniz herkese ilan mı edersiniz? Namazımı kılıyorum, geri geliyorum. Dünyanın her yerinde ibadetinize saygı duyuyorlar, Paris’te misin, odaya girdiğinde yatağının üzerine seccadeni ve kıblenameni bırakmış oluyorlar. Ben Çin’e de gitsem öyle oluyor. Tabii namaz kıldığımı bildiklerinden öyle davranıyorlardır.
Peki bir patron olarak soruyorum, iş verimliliğini düşüren bir şey mi? Toplantının ortasında kalkıyor namaza gidiyor...
-Toplantının ortasında tuvalete gidemez mi? “Otur, gitme!” mi diyeceğim? Bakın, ben namaz vakti gelip de kılamazsam çok sinirli olurum. Kılsam daha iyi. Toplantının selameti için. O yüzden de kimseye asla itiraz etmem.
Abim vefat ettiğinde 6 yaşıMdaydım
Siz üç kardeşsiniz. Bir ablanız var. Abiniz Ali Ülker küçük yaşta tetanosdan vefat ediyor...
-Evet, çok büyük bir acıydı. Bütün aile bireyleri sarsıldı. Babam içine kapandı. Evde bir sürü plağımız olmasına rağmen müzik bile dinlenmezdi. Abim 9, ben 6 yaşındaydım...
Sanat merakınız nereden?
-Babam çocukluğumdan beri bize ders aldırdı. Sadece sanat için değil. İşimiz için de gerekli olduğunu düşünüyordu. “Öğrenmen lazım” diyordu. Öğrendim. Yani bu eserleri sadece yatırım olsun diye almıyorum. Hissederek, severek alıyorum. Aslında ailede sanat merakı hep vardı, dedemden bu yana. Benim modern sanatı sevme sebebimse, her bakan başka bir şey görüyor, algılıyor ya, bu bana insanların ne kadar farklı bakış açıları olduğunu gösteriyor. Herkesin farklı düşünceleri olabilir, olmalı. Bunu öğrettiği için seviyorum.
Çocuklarım Ülker yer Ama parasını vererek!
Ekonomik krizler sizi de etkiliyor mu? Yoksa insanlar stresten daha mı çok şekerli gıdaya yöneliyor?
-Aslında insanların bisküvi ya da çikolata yemesi değişmiyor.
Ben stresliyken daha çok yiyorum mesela!
-Ülker olarak size teşekkür ediyoruz o zaman!
Bu kadar ürün varken, siz nasıl aynı kiloda kalabiliyorsunuz?
-Kalamıyorum maalesef. Alıyorum, veriyorum.
Çocuklarınız küçükken onlara Ülker ürünlerini yeme sınırı koyuyor muydunuz?
- Tabii. Evde çocukların bilmediği bir dolaba koyuyorduk bisküvi ve çikolataları. Öyle sürekli yemelerine izin vermiyorduk. Şimdi de çeşitli kurallarımız var: Ülker Shop’tan alırlar ve parasını verirler. Bazen yeni çıkanlardan getiririm bedava. Ama ötekiler parayla...
Alıntı:
https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ayse-arman/benim-adim-murat-baska-unvana-gerek-yok-28649231
https://www.armanayse.com/murat-ulker/
--
Ülker işte muhafazakar olmadı
29 Kasım 2020 Pazar
İkinci dalgada ‘ekip motivasyonu ve iş verimliliğini’ artırmak için neler yapılabilir?
“Bir liderin en önemli özelliklerinden biri;
zor zamanlarda umutları yüksek
tutmak ve motivasyon sağlamaktır.”
Pandeminin ikinci dalgasının yoğun bir şekilde etkisini gösterdiği bugünlerde artırılan önemler, kısıtlamalar bizi bir kez daha zorlu bir sınav vermeye davet ediyor. İyi tarafı ilk dalga sırasında edindiğimiz tecrübelerden sonra bu dalga için daha hazırlıklı ve bilinçli olmamız. Şirketlerin kriz yönetimi süreçlerinde açık iletişime sahip olmaları ve personel motivasyonunu yüksek tutmaları şüphesiz ki büyük önem arz ediyor. Personel motivasyonu denince en önemli unsurların başında ise eğitim geliyor. Pandemi döneminde bazı firmalar eğitim yönünde kısıtlamaya giderken, ekip motivasyonunun -özellikle bu dönemde- şirket için ne kadar önemli olduğunun farkında olan işletmeler eğitimlerini büyük bir titizlikle sürdürüyor…
İş dünyasında en başarılı liderlerden biri olarak iz bırakan Lee Iacocca’nın eğitimlerimde sık tekrarladığım bir sözü var: “Yönetmek, diğer insanları motive etmekten daha fazlası değildir.” Evet konu işlerin yürütülmesine gelince motivasyon her şeyden önce geliyor; özellikle içinde bulunduğumuz dönemde… Bu dönemde motivasyonu yükselen çalışanın kaygısı azalıyor, güven duygusu gelişiyor, morali yükselen çalışan işine daha iyi odaklanabiliyor.
Bu sancılı dönemde ekip motivasyonunu artırmak ve yapılan işin verimliliğini yükseltmek için bazı eğitimlere önem verilmesi, işletmeyi pandemi sürecinde ve sonrasında daha güçlü hale getirecektir ve rakiplere göre birkaç adım öne çıkaracaktır. Ve şüphesiz ki, oturmuş bir eğitim sistemi olan işletmelerin kârlılık oranları daha yüksek ve personel sirkülasyonları daha az oluyor.
İş dinamiklerinin değiştiği günümüz koşullarında ekip motivasyonu ve iş verimliliğini artırmak için hangi eğitimler hangi faydayı sağlar?
Evden/uzaktan çalışma performansını yükseltmek
Günümüzde işletmelerin neredeyse tamamı -uygun olan departmanlar için- uzaktan/evden çalışma sistemine geçmiş durumda. Fakat bu konuda çalışanların çoğu performans sorunu yaşayabiliyor. Bu eğitim çalışanların öz disiplin anlayışının gelişmesini sağlayarak, uzaktan çalışma verimliliğini yükseltiyor.
Duygusal zekâ ile engelleri zorlukları yönetme
Özellikle zor zamanlarda duygularımızı yönetmek, dürtülerimizi kontrol etmek olaylara bakış açımızı tekrar gözden geçirmemizi sağlayarak, bizi güçlü ve dinamik tutar. Günümüzde en başarılı çalışanların, duygusal zekâlarının yüksek olduğu bilinmektedir. Bu eğitim, içinde bulunduğumuz dönem içinde hem iş yaşamında hem de özel yaşamda çalışanların zorlukları/engelleri daha kolay yönetebilmelerini sağlıyor.
Zaman yönetimi
Bu zorlu dönemde zaman yönetimi konusu da çok önemli bir hale geldi. Çalışanların birçoğu uzaktan çalışmaya yabancı olduklarından dolayı, bu konuda zorlanabiliyor. Bu eğitim iş ve özel yaşamın ayrımını ve dengeli bir şekilde ilerlemesini sağlıyor ve çalışanların zaman hırsızlarından kurtulması için zemin oluşturuyor.
Pandemi sürecinde uzaktan satış
Satış gücü işletmelerin kolonları gibidir. Satış durursa işletmenin yaşama şansı kalmaz. Bu sebepten hemen her işletmenin uzaktan satış konusunda ekibini eğitmesi/geliştirmesi son derece önemli bir yaklaşım olacaktır.
İçsel motivasyonu yükseltmenin yolları
Bir işletme düşünün; ekipte bulunanların çoğunun içsel motivasyonu yüksek olsun. Bu işletmede sunulan hizmetin kalitesi artar, yönetimin denetim maliyeti azalır, kârlılık yükselir, satış gücü daha verimli hale gelir vb. Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde çalışanların içsel motivasyonlarını yükseltmek için eğitimler düzenlemek, bir liderin en önemli görevlerinden biri olmalıdır.
Tabii ki yukarıdaki eğitim başlıkları vb. eğitimler uzaktan eğitim sistemi kullanılarak sürdürülebiliyor. Uzaktan eğitimin rakamsal ve zamansal olarak bazı faydaları ise aşağıdaki gibi:
- Zaman tasarrufu sağlar
- Coğrafi engelleri ortadan kaldırır
- Diğer eğitimlere göre ekonomiktir
- Ulaşım, konaklama vb. maliyetleri ortadan kaldırır
- Katılımcılarda özerk yaklaşım oluşturabilir
Özellikle pandemi sürecinde, krizi fırsata çevirmek isteyen işletmeler, ekip eğitimlerine de önem verdiklerinde, şüphesiz ki krizden daha az yara alarak çıkacaklardır.
Yücel UYGUN
https://www.dunya.com/kose-yazisi/ikinci-dalgada-ekip-motivasyonu-ve-is-verimliligini-artirmak-icin-neler-yapilabilir/601688
20 Kasım 2020 Cuma
Henkel’in kurucusu Alber Bilen
Kimya sektörünün gelişmesine büyük katkıları olan iş insanı Alber Bilen, Türkiye’deki ilk Ar-Ge uygulamasının öncüsü oldu. Onun sayesinde enternasyonal bir şirket olan Henkel sağlam adımlarla yoluna devam etti. Balkanlar ve Ortadoğu’ya knowhow götürdü.
Alber Bilen, 1922’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesini bitirdi. Bilen, 1950’lerden günümüze sanayi ve özellikle kimya sanayiin gelişimine tanıklık edip katkıda bulundu. Alman Henkel fabrikalarının Türkiye, Ortadoğu teknik müşavirliğini yaptı, 1963’de Türk Henkel’in kuruluşunda yer aldı. 1986 yılına dek bu kuruluşta görev yaptı. “Türk Sanayinde Kırk Zorlu Yıl” ve “Sanayinin İçinden Görüş ve Düşünceler” isimli kitaplarında yöneticilere yön verdi.
Sektörde Ar-Ge’nin önemine Türkiye’de ilk dikkat çeken isimlerden birisiydi. 1956 yılında Kimyateks adlı şirket Henkel lisansı ile kimyasallar üretmeye başladı. 1963 yılında bu şirket Henkel ile ortak oldu. 1964 yılında tekstil ve deri kimyasalları üretecek fabrikasının temelini Gebze’de attı, tesis 1500 ürün ve 650 hammadde üreten bir kimya kompleksi halini aldı. Türkiye’deki ilk Ar-Ge uygulama bölümü, Türk Henkel’de faaliyete geçti.
1980 yılında şirketin hisseleri bankalara devredildi, şirket stratejisi “pazara yönelik firma” olarak değiştirildi. Yeni strateji, değişen ve gelişen pazarın talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda belirlendi. İlkeyi Darwin’den ödünç alan Bilen bunu uyarlayarak şöyle formüle etmişti: Değişime en iyi ayak uyduran başarır...
1994’te hisselerinin tamamı ana kuruluş Henkel Ag tarafından satın alındı. Bilen’in enternasyonal bir şirket yaptığı Henkel onun sonrasında da sağlam adımlarla yoluna devam etti. Balkanlar ve Ortadoğu’ya ürün, know-how götüren bir kimya kuruluşu halini aldı. Alber Bilen için bir şirketin gelecek garantisi kurumsallaşma ve profesyonel yönetimden geçiyordu.
Bilen, “Rekabet sanayinin iksiridir” sözünün sahibi olarak dünyayı öğrenmenin koşul olduğuna inanır, bunun için çok okumayı öğütlerdi. Aktif bir sivil toplumcuydu, Türkiye Kimya Sanayicileri Derneği’nin kurucularındandı. İSO’da yönetim kurulu üyesiydi. Musevi Hahambaşılığı’nın “hizmet ödülü”ne sahipti.
Araştırmacı kimliği hep öne çıkan Alber Bilen, 2018 yılında aramızdan ayrıldı.
Osman AROLAT
https://www.dunya.com/kose-yazisi/henkelin-kurucusu-alber-bilen/600825
Başarı hikâyeleri abartılı değerlendirmelere dönüşmemeli
Geçen hafta Türk-Japon işbirliği olan IHI DALGAKIRAN’ın açılışındaki angajmanlarını ve yarattığı sonuca değindik. Bu yazımızda iki yıllık birikim ve deneyimlerin diğer yönlerine kısa değinmeler yapacağız.
İş insanlarımızla söyleşi yaparken, “başarılı hikayeleri” anlatmak çok önemli bir motivasyon aracıdır. Sadece “başarı hikâyeleri” anlatılır da “iş insanları sütten çıkmış ak kaşık” misali kusursuzluk örneği anlatmaya abanırsa, eksikler kabullenmekten sakınılırsa tehlikeli bir yola girilmiş olur.
IHI DALGAKIRAN’da 2 yıl sonra olup bitenleri tartışırken, bir kompresör konuşulurken “ölçülerin” neler olduğunu bilmeliyiz. Önce, bir turbo kompresörü oluşturan ana parçalarını iyi bilmeliyiz: Döküm gövde, impeller (kanatlar), difüzör, eşanjör.
Yakub Tüfekçi’ye sordum: “Bu iki yıl içinde turbo kompresörlerdeki impeller (kanatlar) konusunda tasarım ve imalat yapabilme aşamasına gelindi mi?
Hiç tereddüt göstermeden, sözünü de kıvırmadan “hayır!” yanıtını verdi. Hemen gerekçelerini de sıraladı:
Birincisi bu ciddi bir birikim sorunu. Bakın, ortağımız Japon IHI, 2. Dünya Savaşı sırasında kanat tasarımı yapabilme konumuna geliyor. 1942 yılında üretime başlıyor. Atom bombası atılmadan hemen önce 1945’te ilk “turbo makinaları ve jet motorlarını” imal ediyor. Ardından, ülkenin kalkınma süreci hızlanınca, IHI Holding 1955’te gemi turbolarına ve turbo kompresör üretimine ağırlık veriyor ve 1970’te ilk turbo kompresör üretiliyor.
Nereden bakarsanız bakın 78 yıllık bir deneyim ve birikimle bu işi yapıyor.
Ar-Ge, tasarım ve inovasyon sözcüklerini kolay söylüyoruz çoğu kez. Oysa bütün bu süreçlerin arkasındaki birikimi unutuyoruz. Eksiklerimizi hiç akıldan çıkarmadan, eksiklerimizi görmezden gelmeden ve inkâr etmeden kabullenirsek, zihinlerimizi çözümlere odaklarsak, başkalarının 50 yılda geldikleri noktaya, bizim 5 yılda gelmemiz mümkün.
İşbirliğinin yarattığı sinerji
Yakub Tüfekci’ye Japonlarla işbirliğinin, ne gibi “sinerjik etki” yaptığını da sorayım. Geride bıraktığımız iki uygulama yılının neler öğrettiğini öğrenmek istiyorum. Bir çırpıda gözlemlerini paylaşıyor:
►Farklı açılardan işe bakmanın önemini kavradık. Japon iş kültürü değişik açılardan bakarak karar üretmenin önemini içselleştirmiş, biz bu tutumdan çok şey öğrendik.
►Planlama bilinci, öngörme ve önlem alma disiplini, planın etkin araç olduğunun içselleştirilmesi. Planlı çalışmanın iş çevresini anlama ve anlamlandırmada ne denli önemli olduğunu sayısız örneklerle bize kanıtladı.
►Ayrıntı özeni, ayrıntı sabrı, ayrıntı için harcanan zaman ve emeğin verimlilik olarak bize nasıl geri döndüğünü yaşayarak kavradık, içselleştirdik.
► “Kalite ayrıntıda saklıdır” temel anlayışından yola çıkarak sürekli sorgulamanın, en önemli iş değeri olan “kalite” üzerindeki etkilerini gözlerimizle görerek önemsedik.
►En iyi usta ve en iyi mühendis işbirliğinin kalite, çeşitlilik, maliyet ve verimlilik gibi iş değerlerini nasıl yükselttiğini kavradık.
►En iyiyi arama ve onun peşinde olma, en iyinin sevdasından bir an bile vazgeçilmemesi gerektiğini, bir yaşam biçimi olarak sürdürmenin değerini içimize sindirdik.
►Doğa ve çevreye gösterişte değil özünde saygılı olmanın da değerini ve anlamını yaşayarak anlamlandırdık.
Bizim insanımızla ilgili gözlemler
Çok sayıda yurtiçi ve yurt dışı ortaklıkları gözledim. Ortağınızın birikimi önemli, ama asıl önemlisi sizin inşanızın ortağın davranışından ne öğrenmek istediği ve öğrenirken kültürünün yarattığı olanak ve kısıtlardır. Kalkınmanın temel sorunu, bizim iş kültürümüzdür. Kendi iç dünyasını güçlendirmeyen, entelektüel anlamda da diğer anlamlarıyla da gücünü gerektiği gibi artıramıyor. O nedenle Yakub Tüfekci’den insanımızla ilgili gözlemlerini de paylaşmasını istedim:
►Bizim insanımız zeki, kolay kavrıyor ama, hedefe ulaşmadaki kararlılık ve ısrarlılık konusunda biraz daha yol almamız gerekiyor.
►Hangi kültürel birikimin etkisidir bilemiyorum, ama kestirme yollardan sonuca gitme eğilimi bizde güçlü.
►Yaygın anlatımıyla proaktif değil, reaktif karakterimiz ağır basıyor. Olay ya da olgular gelişmeden eğilimleri öngörerek, gerekli alternatifleri üretme aşamasına hızla geçmeliyiz.
►Hepimiz çalışkan ve özveriliyiz, ama “hayatının verimliliği” konusunda kendimizi sorgulamamız, düşük verimliliğimizi yükseltmemizin bizi geleceğe taşıyacağını düşünüyorum.
►Temel eğitim zayıf ve eğitimin kalitesinin yetersiz olduğunu işin her aşamasında gözlemliyoruz. Yetişkin işgücü ve inovatif işgücü ihtiyacımız çığ gibi büyüyor; bunu karşılamak için temel eğitime mutlaka ağırlık vermeliyiz.
►Birey olarak da toplum olarak da olayları çok çabuk kişiselleştiriyoruz ve aşırı duyarlı oluyoruz. Kendi sorumluluklarımızın neler olduğunu daha serinkanlı değerlendirmemiz gerekiyor.
Geleceği güven altına alma
Bir iş yerinin birikim yeteneğini koruyarak, uzun dönemli geleceğini güven altına alması için özen göstermesi gereken, onu rakiplerinden farklı kılan özellikleri olması vazgeçilemez koşullardan biri. Bu konuda da IHI DALGAKIRAN’ın iki yıl sonra kurum olarak zihninde netleşenleri de sordum. Birlikte izleyelim:
1) Bizim ürettiğimiz makinelerin bir numaralı hedefi “enerji verimliliği”.
2) İkincisi, makinelerimizin arıza oranının düşüklüğü.
3) Üçüncüsü ise işletme maliyetlerini, örneğin bakım-onarım, azaltmayı hedefliyoruz. Somut bir örnek verirsek, yıllık bakım sayıları bir fikir verebilir:
Pistonlu kompresörler 8 bakım /yıl
* Vidalı kompresörler 4 bakım/yıl
* Turbo (diğer üreticiler) 2 bakım/yıl
* IHI DALGAKIRAN yeni nesil kompresörler 1 bakım/yıl
►Hava kalitesi ve basınç kalitesini artırmayı hedefliyoruz (nem, yağ, partiküller)
►Servisimizi yaygınlaştırarak kesintisiz üretimi güven altına almaya çalıyoruz.
Sonuç olarak, ileri teknoloji ve yüksek katma değerli makine üretimi ilk hedef. Bugün üretilen makinelerin birim maliyeti 18 dolar/kg. Türkiye’de genel makine üretiminde ortalama 5.3 dolar/kg düzeylerinde. Almanya’da birim satış fiyatının 30 dolar/kg olduğu düşünülürse, alınması gereken yol netleşir. Hedefe ulaşmak için “ileri teknoloji kültürü” oluşturmaya yönelmek, toplumun ortak gücünü odaklamak da gerekiyor. Tedarikçi eğitimi ve tedarikçiyle ortak dil kullanma, önemli bir verimlilik etkeni. Döküm, talaşlı imalat alanında ciddi bir ekosistem oluşması sürdürülebilir bir gelecek için gerek şart. Bunun için işletme içinde yüksek hızlı balans hatları ve test atölyeleri kapasitelerinin artırılması ve donanımlarının güçlendirilmesi için sürekli yatırım yapılıyor.
Rüştü BOZKURT
https://www.dunya.com/kose-yazisi/basari-hikayeleri-abartili-degerlendirmelere-donusmemeli/486208
14 Kasım 2020 Cumartesi
Sadık Albayrak: İşten atılınca mecburen gazeteci oldum
İstanbul Müftülüğü’ne bağlı Şeriyye Sicilleri'nin bulunduğu mahzene her gün el arabasıyla inip çürümüş belgeleri gün yüzüne çıkaran gazeteci yazar Sadık Albayrak, sekiz yıl arşiv uzmanı olarak çalıştığı kurumdan uzaklaştırılmış. Albayrak, "Çürümüş belgeleri çıkarıp yazmaya başladığım için beni devlet memurluğundan attılar" diyor ve ekliyor: "İşten atılınca mecburen gazeteci oldum."
13 Kasım 2020 Cuma
En az 10 bin saat çalışmak, ustalık seviyesi için şart
Mükemmellik için 10 bin saat kuralı
Savunmada yerlilik oranının artması ne demektir? Çok basit, düşmanınla savaşırken ele güne muhtaç olmamaktır. 1000 yılı aşkın bu coğrafyada başkasının silahıyla savunma yerine kendine, teknolojine güvenmektir.
Peki, başlığın konu ile ilgisi nedir? Şudur; yerli üretim için ileri teknoloji gerektiren savunma alanında, küresel mükemmelliğe ulaşabilmek için savunmaya adanmış hayatlara ihtiyacımız var ve bunun için bireysel olarak en az 10 bin saatlik pratik sayesinde başyapıtlar üretebileceğiz.
Doğuştan yetenek önemlidir fakat mükemmellikte rolü azdır. Asıl fark, çok çalışmak ve adanmışlıktan gelir. Zira dünya çapında başarı için en az 10 bin saat çalışmak, ustalık seviyesi için şart. Misal yıldız müzisyen iseniz, 10 bin saatlik temrinden sonra virtüöz olursunuz. İyi müzisyen için 8 bin saat yeter, müzik öğretmenliği için 4 bin saat kâfi...
10 bin saat, hayatın pratiğinde en az 10 yıl demektir. Bill Gates'in 1971'de 7 aylık dönemde ana bilgisayarda 1.575 saat çalıştığı bilinir. Bu haftada 7 gün ve günde 8 saat demektir. Küresel başarıya ulaştığında 30 bin saati aşan bilişim mesaisi vardı.
Rahmetli hocam Kemal Batanay'ı hatırlıyorum; bir rast peşrevden 4 notayı kapsayan pozisyon için 6 ay boyunca tamburumla Eyüp'ten Kadıköy'e gidip geldim. Sonrasında anladım ki beynimin yaptığım işle bütünleşmesi için binlerce saat gerekiyormuş. Kas hafızasına yerleşen bu 4 notayı, rüyamda dahi basabiliyor olmamın şartı buymuş meğer...
Konumuza dönersek; biliyorum ki savunma sanayiinde, kendini işine adamış yüzlerce insanımız var. Yine biliyorum ki bu adanmışlıkların sürmesi halinde küresel başarı kaçınılmaz olacaktır. Yeter ki mükemmellik peşindeki savunma virtüözlerimizi, en az 10 bin saatlik çileli uğraşılarında koruyalım.
ŞEREF OĞUZ
https://www.sabah.com.tr/yazarlar/oguz/2016/07/11/mukemmellik-icin-10-bin-saat-kurali
--
Bir Konuda Uzmanlaşmak İçin 10 Bin Saat Kuralını Keşfedin!
10 bin saat kuralı ve bir anket!
Kitapları milyonlar satan ve Time Dergisi tarafından ‘Dünyanın En Etkili 100 İnsanı’ndan biri seçilen Malcolm Gladwell, konferans için Türkiye’ye gelmiş.
Her üç kitabını da bir solukta okumuş, bir Gladwell hayranı olarak onu dinleyememek beni çok üzdü. Başka sefere artık!
Yeni eğitim yılı dün itibariyle başladı. Bu vesile ile Gladwell’in son kitabındaki önemli bir kavramdan bahsetmek istiyorum.
10 BİN SAAT KURALI
Gladwell, başarılı insanları araştırdığında 10 bin saat kuralının hepsine uyduğunu görüyor.
Hepside bulundukları noktaya gelmek için en az 10 bin saat çalışmışlar, pratik yapmışlar.
Örneğin, Bill Gates Microsoft’u kurmadan önce evlerinin yakınındaki bir lisede, tam 10 bin saat programlama yapmış.
Hatta kendisine gündüz izin verilmediği için laboratuara gece giriyor ve sabaha kadar çalışıyormuş.
Aynı şekilde Apple’ın kurucusu Steve Jobs 10 bin saat programlama yapmış.
The Beatles grubu, ünlü olmadan önce 10 bin saat pratik yapmış.
Orhan Pamuk günde 12 saat çalışıp yarım sayfa yazdığını söylemişti, bir söyleşide.
Hiçbir başarı tesadüf değil. Tempolu ve yoğun çalışma, başarıyı getiren en büyük etken.
Dünyaca ünlü tüm okullarda çocukların çalışarak geçirdiği zaman normal okullardan kat kat fazla.
Yeni eğitim yılında her velinin ve öğretmenin çalışkanlığı vurgulayacağını ve özendireceğini ümit ediyorum.
BİR ANKET SORUSU
Zamanında bir ankete katılmıştım. Ankette çok ilginç bir soru vardı.
En çok kimin okuduğu kitapları okumak istersiniz?
Ankette ilk yazar Gladwell çıktı. Benim yanıtım da Gladwell’di.
Gladwell ulaştığı ilginç bilimsel bilgileri, inanılmaz hikaye anlatma kabiliyeti ile birleştirerek mükemmel kitaplar yazıyor.
Üniversite öğrencileri Gladwell ne okur ve nasıl düşünür çok merak ediyordu.
Konferansında olsaydım, ben de kendisine bu soruyu sorardım.
Şimdi bu soruyu ben sorsam, siz ne yanıt verirsiniz.
En çok kimin okuduğu kitapları okumak istersiniz?
Bana yazarsanız, öne çıkan isimleri ve mümkün olursa okudukları kitapları sizler ile paylaşacağım.
Özgür Bolat
https://www.hurriyet.com.tr/10-bin-saat-kurali-ve-bir-anket-12481984
--
10 Bin Saat Kuralı Nedir? Başarılı Olmak İçin Bilinmesi Gerekenler!
5 Kasım 2020 Perşembe
İNSANI ANLAMAK VE YÖNETMEK
İnsanı Anlamak ve Yönetmek Eğitimi
- Yaşamın İki Temel İlişkisi
- Yaşam Bir Ekip İşidir
- Güçlü ve Verimli Bir Ekip İçin Neler Yapılmalı?
- Ekibimde Olmasını İstediğim Davranışlar
- Bu davranışların Oluşabilmesi İçin Gereken İklim
- Ortamdan Sorumluluk Alma
- İletişim mi İlişki mi?
- Bizi Biz Yapan Zeminlerimiz
- Anlam Veren İnsan
- Anlamı Yönetmek, Davranışı Yönetmek
- Kendi Davranışlarını Seçmek Gücünün farkında olmak
- Tanıklık Bilinci
- Karşındakini Anlamak
- Verdiği Mesajın Farkında Olmak
- Değerlerle Yönetmek
*Eğitim canlı sanal sınıf ortamında gerçekleştirilecektir.

