30 Kasım 2020 Pazartesi

Sabri Ülker

 Büyük torunlar, dedelerinin elinde büyüdü küçük torunlar ise, dedeyi keşfe çalıştı.

http://sabriulkerinhayathikayesi.com/hikaye/buyuk-torunlar-dedelerinin-elinde-buyudu-kucuk-torunlar-ise-dedeyi-kesfe-calisti

--

Çikolatanın üstüne ‘fiyat’ yazdı, pahalı imajını kırdı

İş dünyasının temsilcileri yüzlerce Ülker çalışanının oluşturduğu sıraya girerken sıra Fatih Camii’nin arkalarına kadar uzanmıştı. Murat Ülker benim izlediğim bölümde 1 saat boyunca aralıksız el sıktı.
Duayen işadamı için Fatih Camisi’nde düzenlenen cenaze töreninde Başbakan Tayyip Erdoğan cami avlusunda ziyaret ettiği Murat Ülker’e (oğlu) başsağlığı diledi. Öğlen namazının ardından Sabri Ülker Eski Kozlu Mezarlığı’nda toprağa verilmek üzere yola çıktı.
Alandan ayrılırken sıcakta sığındığım tentenin altında bisküvi sektörünün önde gelenleri oturuyordu. Eti’nin sahibi Firuz Kanatlı, oğlu Firuzhan Kanatlı, Türkiye’deki ilk bisküvi fabrikasını kuran Fehmi Besler’in oğlu Doğan Besler, Sabri Ülker’le uzun süre tepe yönetimde mesai yapan Metin Yurdagül... Sabri Ülker’in iş hayatına daha öğrenciyken Fehmi Besler’in fabrikasında yazları çalışarak başladığını bu isimlerden öğrendim.

İlk dağıtım, ilk reklam
Arabayla giderken Metin Yurdagül ile Doğan Besler öyle şeyler anlattılar ki Fatih’ten çıkıp kendimi Ataşehir’de buldum. Sabri Ülker’in çikolatanın geniş halk kitleleri tarafından benimsenmesinde, ürünlerinin ve reklamlarının birebir denetlenmesine varıncaya kadar pek çok ilke imza attığını bu sohbette öğrendim. Sektöründe öncü hareketlerle tanınan duayen işadamının geçmişe uzanan başarı hikayesinden satır başları adına aldığım notlar şöyle sıralandı...
* Sanayici olarak en büyük devrimi malını müşterinin ayağına götürmesi. Türkiye’de düzenli ulaşım yolların olmadığı dönemde, esnaf Anadolu’dan İstanbul’a gelir, malını ambarlara teslim eder, geri dönüp gelmesini beklerdi. Ambarlardan topluca yüklenen bisküviler yolda kırılırdı. Sabri Ülker bir arabayla başladı, ardından şirketin dev dağıtım ağını kurdu. Üretilen malı satış noktasına, müşterinin ayağına ücret almadan götürdü.
* 50 yıldır hafızalarda ‘akşama babacığım unutma Ülker getir’ cıngılıyla sektörde ilk reklamı veren işadamı oldu.
* O dönemde sokak lambalarının altına reklamlar asılırdı. Gittiği şehirde eşiyle birlikte ana caddeleri gezer, ‘Ülker Bisküvi’ reklamları asılı mı? diye tek tek bakardı.
* Yokluk yılları... Türkiye’de çikolatanın pahalı olduğu kanısı yaygın. 1970’lerin sonuna doğru tesisleri genişletiyor. Çikolatanın üstüne ilk kez satış fiyatını yazıyor. İnsanlar çikolatanın pahalı olmadığını, 50 kuruşa çikolata alabileceklerini anlıyorlar. Ve tüketim bir anda artıyor.
Mühendis olmak istiyordu
* Tek kişinin yiyebileceği 50 gramlık ilk ambalajları yapıyor. Çocukların erişebileceği fiyatta daha küçük ambalajlar üretiyor.
* Türkiye’de ilk bordrolu yabancı uzman çalıştıran işadamıydı.
* 40 yıl önce Arabistan’a gidiyor. İlk bisküvi ihracatını Suudi Arabistan’a yapıyor.
* 2000 yılında Türkiye dışındaki ilk fabrikasını Suudi Arabistan’da kuruyor. Dün Polinas’taki Ürdünlü ortağı Al-Bunya da taziye alanındaydı.
* Uzak görüşlü bir isimdi. Doğu ve Güneydoğu’ya ulaşmak için ikinci bisküvi fabrikasını Ankara’da açtı.
* Önde olmayı hiç sevmezdi. 1994 yılında Swissotel’de ilk kez bir basın toplantısı yaptı. Hemen yanındaki Yurdagül’e kısık sesle “Tencerenin kapağını açtık” dedi.
* Sabah sisine takılmamak için İstanbul’dan, Ankara’daki fabrikasına öğlen uçağıyla gider, yine öğlen dönerdi. *
Etraftan kendisine Murat Ülker’in ne kadar iyi, mütavazı bir işadamı olduğu yönünde tebrikler geldiğinde, Sabri Ülker, “Valla ben de bakıyorum iyi gerçekten” diyordu.
* Müşterisine çok değer verirdi. Sekreterine, Anadolu’dan gelen müşteri olursa, doğrudan odama al talimatı vermişti.
* Toplantıda değilsem müşteri şikayeti varsa direkt bana bağlayın mesajı da vardı.
* İleri yaşına karşın özel hoca tutup İngilizce öğrendi.
* Mühendis olmak istiyordu. Ama iktisadi ve ticari ilimlere gidince kaderi de belirlenmiş oluyordu bir anlamda.
Oğlunun yerine oturmadı
* Metin Yurdagül, 2000’de Sabri Ülker’in yönetim kurulu başkanlığını oğlu Murat Ülker’e bıraktığı ilk toplantıyı şöyle hatırlıyor: Orhan Özokur, ben oturuyoruz. Murat Bey gelip her zamanki yerine masanın sağına oturunca Sabri Ülker onu uyardı. Masanın başına geçmesini işaret edip, ‘Senin yerin orası, ben sadece dinlemeye geldim’ dedi.
* Sabri Ülker Beşiktaş’ı, oğlu Murat Ülker Fenerbahçe’yi tutuyordu... Metin Yurdagül bir anısını paylaşıyor: Murat Ülker bir galibiyetten sonra Fenerbahçe bayrağı astı. Sabri Ülker de bir arkadaşına espriyle “Hadi gidelim şu bayrağı indirelim” dedi...

Rakibine sırlarını anlatırmış!
Sabri Ülker’in en sıkı rakibi ETİ’nin kurucusu Firuz Kanatlı şunları anlatıyor: Sektörün kalkınması için ara sıra konuşurduk. Rakiptik ama bana sırlarını da anlatırdı. Onun yanında ben çömezdim.

Alıntı:
https://www.milliyet.com.tr/ekonomi/cikolatanin-ustune-fiyat-yazdi-pahali-imajini-kirdi-1553507


Murat Ülker: Benim adım Murat başka unvana gerek yok

 Şaşırtıcı biri! Sürprizli biri! Esrarengiz biri!


Hem uzak hem yakın biri.

Hem mesafeli hem samimi.

Siz de başta ne yapacağınızı bilemiyorsunuz.

Bana öyle oldu yani.

Bir de dalga mı geçiyor anlayamadım.

Espri mi yapıyor, ciddi mi?

Sonra anladım ki o, hepimizi suya götürüp susuz getirir! Her şeyden haberdar, her olaya hâkim.

Ama hiç öyle değilmiş gibi davranıyor.

Siz onu ‘saf’ filan zannetme saflığına kapılıyorsunuz!

Murat Ülker, Yıldız Holding’in cirosunu beş yılda ikiye katlayan müthiş bir vizyoner.

Ve çok alçakgönüllü. “Yok artık daha neler!” dedirtecek kadar. 72.5 milletten insanla çalışan, kendi alanlarında dünya üçüncüsü bir dev.

77 fabrika, 120 genel müdür ve her işin başında CEO’lar... Hepsi de Murat Ülker’e rapor veriyor.

Godiva ile United Biscuits markalarını bünyesine katarak küresel devler liginde yer alan Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker’le, şirkette ‘hanım’ ve ‘bey’ unvanlarının kaldırılmasından

başladık, çocukluğuna kadar gittik.


Benim adım Murat başka unvana gerek yok

Şirkette size ‘Bey’ denmesini yasakladınız!

-Evet. Yasaklamaya çalıştım. İstedim ki herkes birbirini ön isimleriyle çağırsın.



Neden?

-Çünkü birçok kültürde zaten böyle. Bizde de böyle olmaması için bir sebep yok diye düşündüm. Neticede hepimiz bireyiz ve insanız. Ayrıca bizim kültürümüzde asillik de yok ki, ilaveten başka bir unvanla hitap edelim...



Ama biz ‘bey’siz, ‘hanım’sız konuşamayız ki, böyle bir alışkanlık var...

-İyi de global dünyada bu sorun oluyor! Hayatı zorlaştırıyor. Yurtdışında herkes birbirine ön ismiyle hitap ederken, bana ‘Murat Ülker Bey’ demeye çalışıyorlar, o ‘bey’i ekleyebilmek için perişan oluyorlar. Gerek yok ki. Murat deyiver gitsin.



Bu, bir ihtiyaç mı, yoksa sizin eşitlik anlayışınızın bir sonucu mu?

-İhtiyaç ama eşitlik anlayışının da payı vardır. Ön isimle hitap etmek bana saygısızlık gibi gelmiyor. Saygının ölçüsü hitap biçimi değil, davranışlar olmalı.



Peki diyelim ki, şirkette çalışan bir çaycı arkadaş, “Çayını getirdim Murat” derse n’olur?

-Ne olacak, hiçbir şey olmaz. “Sağ ol kardeş” derim, çayımı alıp içerim.

Bu kültürün Türkiye’de yaygınlaşabileceğini düşünüyor musunuz?

-Hah işte mesele bu! Basında çıkan tepkileri görünce, bunun kolay kolay hayata geçirilemeyeceğini anladım. Bir sürü insan eleştirdi. “Olacak şey mi bu?” dedi. Oysa benim adım, bana konulan en güzel şey. Buna bir şey ilave etmeye lüzum yok. Fakat önyargıyı parçalamak, atomu parçalamaktan daha zor! Bunun, haddini bilmemek olduğunu düşünüyorlar. Bu tepkiyi de sadece Türklerden almadım. Türkiye’de birlikte çalıştığımız Amerikalılar da “Murat Bey, biz sana nasıl Murat diyeceğiz?” diyorlar. Anlayacağınız bunu oturtmak zaman alacak!



Ben Ülker satıyorum Murat Ülker satmıyorum



Siz, nevi şahsına münhasır birisiniz. Resim koleksiyonunuzun bir kısmı işyerinizde. Ve bütün çalışanlarınıza açık. Herkes, istediğini alıp, odasına asabiliyor...



-Evet, bu da doğal değil mi? Ortada bir güzellik var ve bu şirketin bir çalışanı onu odasına asmak istiyor. Çalışırken o tabloya bakmak istiyor. Baksın tabii... Bu, beni ancak mutlu eder! Hatta bazen tavsiye ediyorum. “Bak, senin odana yakışır!” diyorum. Tablonun ve ressamın özelliklerini anlatıyorum. Ben güzel bir sanat eseri alabilmişsem, bunu paylaşmak isterim. Bir sürü tablo var, depoda mı tutacağım onları? Sürekli ben mi bakacağım? Herkes istifade edebilmeli.



Siz aynı zamanda sosyal medya bağımlısısınız...

-Evet. Oğlanlardan geçti. Onlarla beraber olmak, onları takip edebilmek için başladım. Baba olarak çocuklarınızın gerisinde kalmak istemiyorsunuz, kendinizi sürekli güncellemeye çalışıyorsunuz. En azından ben öyle yapıyorum.

Siz birini işe alırken, “Rüyalarını istiyorum!” dermişsiniz. Bu da biraz fazla değil mi?

-Değil! Benim hoşuma gitmeyen bir profil var: “Saat 6 oldu, şalteri kapattım. Hadi bana eyvallah. Yarın sabah serviste de uyurum. İşe gelince önce bir kahvemi içerim, uykum açılınca da işe başlarım...” Ben gerektiğinde 24 saat iş düşünebilen insanlarla çalışmak isterim. Her zaman değil ama bazen de iş, rüyasına girsin! Bunu niye söylüyorum? Çünkü benim rüyalarıma da giriyor. Geçen gece uyandığımda mesela bir baktım İngilizce bir şeyler anlatıyorum. Ertesi gün toplantı vardı, “Şöyle bir konuşma yaparım” diye düşünmüştüm yatarken. Rüyamda o konuşmayı yapıyordum.



‘Goya’ diye bir kavram icat etmişsiniz. O nedir?

-‘Gez, Oturma Yerinde Artık’ anlamına geliyor. Yani gez, hareket et, kollarını sıva, işe giriş. Ben nasıl ‘GOYA’ yapıyorum?

Piyasayı dolaşıyorum, bakkalları geziyorum. Hatta bir bakkaldan laf işittim. Raflara bakarken adam dedi ki, “Hangi şirket?” Dedim ki, “Ülker’den geliyorum. Var mı bir şey?” “Bana bak” dedi, “Ülker’in başındakilere söyle. O Çamlıca Tepesi’nde oturup Cafe Crown içmekle bu işler olmaz. Buraya gelsinler!” “Olur” dedim, “Bizzat söyleyeceğim.”



Sizi tanımıyorlar mı sokağa çıktığınızda?

-Tanımasalar daha iyi! Çok fotoğraf basmazsanız tanımazlar!

Kendimi aldatmaya neden itibar edeyim?



Babanız, şirketi amcanızla kuruyor. Geliştiriyor. Ama sizin döneminizde şirket uçuyor... Sizce, sizin en büyük başarınız neydi?



-Şöyle düşünün: Onlar bir yelkenli yaptılar ve donattılar. Her şey hazırdı. Ben de yelkenleri açılmış bir teknenin dümenine oturdum, rüzgâr da uygun esince yol aldık. O kadar!



Sizin anlattığınız kadar da kendiliğinden olmadı herhalde... Bin yıllık Godiva’nın bir Türk markası haline gelmesi, hepimizin gururunu okşadı, milli dava oldu... Sizin için sadece iş miydi?

-Hayır. Satış gerçekleşmeden beş yıl önce yaptığımız bir toplantıda, “Godiva satılırsa alalım” diye notum var benim. Bu tür açılımları öngörmüşüz. Sonra satılık denince de gittik aldık. Nasip oldu yani.



Yıldız Holding’i kendi alanında (çikolota, tatlı, şekerleme vs.) dünyanın üçüncü büyük holdingi haline nasıl getirdiniz?

-“Ben yaptım, oldu” değil. Öyle olmuyor. Herkes yapıyor, herkes bir ucundan tutuyor. Ne oluyorsa hep beraber yapılıyor...



Kararları siz mi veriyorsunuz?

- Bana bağlı genel müdürlerin ve CEO’ların verdikleri kararları onaylıyorum veya veto ediyorum. Genelde yanlış olanı söylerim ama doğrusunun nasıl yapılacağını söylemem. Kendilerinin bulmaları lazım...



Siz bunca başarıdan sonra nasıl oluyor da bu kadar alçakgönüllüsünüz? Hiç mi gururlanmaz insan?

-Sözlükte ‘gurur’un karşılığı ne biliyor musunuz? ‘Aldanmak.’ Kendimi aldatmaya neden itibar edeyim?



Peki hayalini kurmuş muydunuz? Yoksa siz de bu kadarını beklemiyor muydunuz?

-Geçen gün babamın bir arkadaşına ziyarete gittim. Sordu, “İşler nasıl?” “İyi” dedim. Durdu, “İyi diyorsun da herkes iyi diyor. Ne demek iyi?” dedi. Dedim ki, “Hani lambadan cin çıksa, Allah’tan ne istesen vereceğim aç elini deseydi, bunları istemek aklıma bile gelmezdi!” “Tamam şimdi oldu, iyiymiş o zaman!” dedi.



Siz çok ortalıkta değilsiniz. Low profile (dikkat çekmeyen) bir hayat sürüyorsunuz. Neden kendinizi geri çekiyorsunuz?

-Ben Ülker satıyorum, Murat Ülker satmıyorum!



Tamam anlıyorum da hiç hoşlanmaz mısınız kalabalıklara karışmaktan, açılışlara, davetlere gitmekten...

-Ben kendi açılışlarıma bile gitmedim. Gitmiyorum. Yapıma uygun değil.



Murat Ülker’in koleksiyonerliğini ilk 2009 yılında Burhan Doğançay’a ait ‘Mavi Senfoni’ tablosunu aldığında öğrendik. İşadamı, tabloya 2.2 milyon TL vererek bir rekora imza atmıştı. Ülker’in fotoğrafta önünde durduğu ‘Impressions’ adlı bu eser ise sanatçı Ekrem Yalçındağ’a ait.


Benim adım Murat başka unvana gerek yok


Teknem ikinci el



Arapça da biliyorsunuz...



-Evet. Öğrenmeyi çok istedim, öğrendim de... Ama pek ilerletme imkânım olmuyor. Çünkü Arapların hepsi İngilizce biliyor!



Gerçekten günde iki öğün kaşarlı tost yiyebilir misiniz?

-Çok severim kaşarlı tost. Bir sürü yemeğe de tercih ederim. Kaşarlı tostun adı Amerika’da Texas Grilled Cheese. O da güzel oluyor. Herkese yemek getiriyorlar öğlen, bana kaşarlı tost...



Siz, çok seyahat ediyorsunuz. Çıkardığınız sonuç nedir? Türkleri nasıl görüyorlar?

-Birçoğu tanımıyor.



Kendi uçağınızla filan mı gidiyorsunuz?

-Yoo. Bir firmadan kiralıyoruz.



Uçak alayım tutkunuz filan?

-Yok hayır. Alsam da eskisini alırım.



İkinci el uçak alınır mı?

-Neden alınmasın, teknem de ikinci el.



İnsanın bu kadar parası, zevki ve estetik duygusu varken neden ikinci el tekne alır ki?

-Bir şeyi alabileceğinizi bilmiş olmak yetiyor! Almak gerekmiyor ki. Ben çok güzel tekneler aldım, tamir ettim, sattım. Mesela ‘Umur Bey’ var, Savarona’dan sonraki meşhur tekne, şimdi yeğenim kullanıyor. Ona verdim.



Kedi, tavşan, horoz, çocuklar ve biz birlikte yaşıyoruz


Çocuklarınızı nasıl yetiştirdiniz? Zengin çocukları gibi mi?

-Yok ama zengin çocukları! Öyle bir problemimiz var maalesef. Dedeleri zengin. Benim babam, ben büyürken zengin oldu. Biz yokluğu da, varlığı da gördük. Çocuklar sadece varlığı... Ama bizim evde çeşitli kurallar var. Mesela evde gece yardımcımız olmaz. Hiç olmadı şimdiye kadar. Sabah kalktığımızda da kimse olmaz evde. Herkes kahvaltısını kendi hazırlar. Bazen ben onlara hazırlarım. Akşam çok geç olursa da öyle olur. Evdeki yardımcımız gitmiş olur. Akşamları biz bize olmayı seviyoruz. Mesela büyük oğlanın belli bir geliri var. “Şu dükkânın parasını alabilirsin” diyorum. Oradan parasını da biriktiriyor. Harcamasını da yapıyor. Gerisine karışmam.



Üç çocuğunuza vermek istediğiniz temel duygu ne? Merhametli olmaları mı, vicdanlı olmaları mı?

-Bence Allah’ın kulu olduklarını bilsinler yeter! Biz evde toplantı yaparız. Genelde pazar günleri. Gündemlerini söylerler, kafalarını meşgul eden şeyleri. Sonra bütün aile oturur, o konuda sohbet ederiz. Büyük oğlan 21, ötekiler milenyum. İkiz onlar. 15 yaşındalar.



Kız mı erkek mi?

-Hepsi oğlan.



Size bir kız da yakışırmış!

-Kedimiz bile oğlan. Tavşanımız da öyle. Horozumuz var. Bir tane tavuk aldık. Şimdi tavşana arıyoruz birisini. Kedi zaten kendisi gidiyor komşuya.



Evin içindeler mi?

-Horoz bile gelir evin içine. Gelir kapıyı çalar, alırız içeri.



Ne yaparsa çocuklarınıza çok kızarsınız?

-Yapmıyorlar beni kızdıracak şeyler. Mesela israfa çok kızarım. Hak yemeye çok kızarım.



Size, zenginliğinizi herkesin gözüne sokmamayı kim öğretti?

-Öyle bir şey öğretmediler. Zenginlik herkesin gözüne nasıl sokulur bilmiyorum ben...



Arabanız ne?

-Toyota kullanıyorum. Toyota Jeep. Diesel’i çok gürültü yapmıyor. Büyük oğlana da aldım ikinci el.



Neden ikinci el?

-Öyle işte...



Erkekler pahalı saatlere meraklıdır, sizin var mı öyle meraklarınız?

-Telefonun saati çıktıktan sonra saat kullanmıyorum. Yüzük düşüyor diye, onu da hanıma verdim. Birkaç tane de kaybettim. Hanım da artık bir şey demiyor.



AMCAMLA BABAM İŞLERİ NEDEN AYIRDI?


Aileniz Kırım Türklerinden... Ne ifade ediyor sizin için Kırım?

-Çok bir şey ifade etmiyor. Babam Kırım’da doğdu. Biz tabii Kırım’ı bilmiyoruz. Ben sonradan gittim. Babama, amcama, “Sizi de götüreyim” dedim. Dediler ki, “Bizim orada pek güzel hatıramız yok. Gitmek istemiyoruz!” Çok çekmişler. Ama çok güzel bir memleket.



Bu işi babanız, amcanızla birlikte kuruyor. Bisküvi satarak bu kadar başarılı olmak nasıl bir şey?

-“Başarılı olalım” diye yapmıyorlar ki, “İşimizi düzgün yapalım!” diye yapıyorlar. Yapınca da oluyor.



Kaç yıl birlikte çalışıyorlar?

-1944’ten 1986’ya kadar...



Zorlukları yok mu iki kardeşin iş yapmasının?

-Zaten sonunda ayrıldılar. Sebebi de şu: Bir bisküvi fabrikası var. Ve altı patron. Asım ve Sabri kardeş işin başındalar. Ama onların oğulları ve damadı var. E altı patron da bir bisküvi fabrikasına çok...



Peki ne yaptılar?

-Babam bir gün bana dedi ki, “Sen ne iş yapıyorsun?”, “Kalite kontrole bakıyorum” dedim. “Ne kadar zamanını alıyor?” “Yarım günde bitiyor. Daha fazla çalışacak olsam, o diğer beş patronun alanına giriyorum!” O zaman “Git dışarıda kendine bir iş ara” dedi. Ben de dışarı çıktım. Yarım gün fabrikaya geliyordum. Geri kalan zamanda da kendi işimi yapıyordum. Yeni bir fabrika kurdum. Kimya fabrikası. Bu iş için önce laboratuvar kurduk. Sonra makineler. Öyle değişik bir işti. Sonra babam dedi ki amcama, “Abi biz akraba kalmak için işleri ayıralım. Yoksa iş yüzünden aramız bozulur!” “Tamam” dedi amcam. İşleri ayırdık.



Nasıl ayırdınız?

-Usul olarak babam şöyle bir şey teklif etti. “Oğlum” dedi, “Kimin hangi parçayı alacağına karar vermeden, her şeyi iki eşit parçaya bölelim. Birine, işin kendisini koyalım. Diğerine, ailenin gayrimenkul parası falan ne varsa, onu koyalım. İşin de belli bir hissesini.” Yani bir tarafta gayrimenkuller, bir miktar para, bazı işler ve ana işin üçte bir hissesi, diğer tarafta işin kendisi. Böylece iki eşit pay yapmış olduk. Ondan sonra kuzenlerime, “Siz gençsiniz, işi de iyi öğrendiniz!” dedi. “Siz bu işi alın ve devam edin. Ben de gayrimenkulleri alayım.” Onlar da “Amca olmaz öyle şey! Sen bu işle çok uğraştın, öbür tarafı biz alalım, sen işi devam ettir!” dediler. Öyle de oldu...



ESTETİK ŞART!


Estetiğe inanıyorum. ‘3 İzmir’ diye bir kitap var. 3 İzmir; Levanten İzmir, Rum İzmir, Türk İzmir. Türk İzmir için diyor ki, “Türk mahallesindeki evlerin kiremitleri, boyaları şahaneydi. Sokaklar tertemizdi. Sokak köpekleri için hem yemek kabı hem su kabı mutlaka ayrı ayrı konmuş olurdu. Evlerin kapıları kilitlenmezdi. Çünkü hırsızlık olmazdı. Türk çocuklarını da görünce tanırdınız giyimlerinden, efendi duruşlarından.” Sonra tabii harpler bu kültürü yok etti. Biz ne yapıyoruz mesela? Osmanlı’da yasak olan bir şeyi yapıyoruz. Her köye cami yapıyoruz kubbeli. İstanbul’dakilerin bir kopyasını yapıyoruz. Halbuki o dönem İstanbul’da kubbeli cami yapmak yasaktı. Sadece sultan yapabilirdi. Niye? Adam mimar tutuyor imkânı var. “Ben de öyle bir bina yapayım da camiye benzesin!” yok. Estetik anlayışı vardı. Şimdi yok. Oysa, estetik şart. Toplumun adam olması, bir şeyler üretmesi, birbirine iyi davranması için estetik anlayışının yerleşmesi lazım.



Namaz kılmazsam sinirli olurum


Hiç kimseye çaktırmadan 5 vakit namaz kalmayı nasıl başarıyorsunuz?

-Çaktırmadan kılmıyorum ki.



Çaktırarak mı kılıyorsunuz?

-Hayır, çaktırarak da kılmıyorum. Affedersiniz tuvalete gitseniz herkese ilan mı edersiniz? Namazımı kılıyorum, geri geliyorum. Dünyanın her yerinde ibadetinize saygı duyuyorlar, Paris’te misin, odaya girdiğinde yatağının üzerine seccadeni ve kıblenameni bırakmış oluyorlar. Ben Çin’e de gitsem öyle oluyor. Tabii namaz kıldığımı bildiklerinden öyle davranıyorlardır.



Peki bir patron olarak soruyorum, iş verimliliğini düşüren bir şey mi? Toplantının ortasında kalkıyor namaza gidiyor...

-Toplantının ortasında tuvalete gidemez mi? “Otur, gitme!” mi diyeceğim? Bakın, ben namaz vakti gelip de kılamazsam çok sinirli olurum. Kılsam daha iyi. Toplantının selameti için. O yüzden de kimseye asla itiraz etmem.


Abim vefat ettiğinde 6 yaşıMdaydım



Siz üç kardeşsiniz. Bir ablanız var. Abiniz Ali Ülker küçük yaşta tetanosdan vefat ediyor...



-Evet, çok büyük bir acıydı. Bütün aile bireyleri sarsıldı. Babam içine kapandı. Evde bir sürü plağımız olmasına rağmen müzik bile dinlenmezdi. Abim 9, ben 6 yaşındaydım...



Sanat merakınız nereden?

-Babam çocukluğumdan beri bize ders aldırdı. Sadece sanat için değil. İşimiz için de gerekli olduğunu düşünüyordu. “Öğrenmen lazım” diyordu. Öğrendim. Yani bu eserleri sadece yatırım olsun diye almıyorum. Hissederek, severek alıyorum. Aslında ailede sanat merakı hep vardı, dedemden bu yana. Benim modern sanatı sevme sebebimse, her bakan başka bir şey görüyor, algılıyor ya, bu bana insanların ne kadar farklı bakış açıları olduğunu gösteriyor. Herkesin farklı düşünceleri olabilir, olmalı. Bunu öğrettiği için seviyorum.



Çocuklarım Ülker yer Ama parasını vererek!



Ekonomik krizler sizi de etkiliyor mu? Yoksa insanlar stresten daha mı çok şekerli gıdaya yöneliyor?



-Aslında insanların bisküvi ya da çikolata yemesi değişmiyor.



Ben stresliyken daha çok yiyorum mesela!

-Ülker olarak size teşekkür ediyoruz o zaman!



Bu kadar ürün varken, siz nasıl aynı kiloda kalabiliyorsunuz?

-Kalamıyorum maalesef. Alıyorum, veriyorum.



Çocuklarınız küçükken onlara Ülker ürünlerini yeme sınırı koyuyor muydunuz?

- Tabii. Evde çocukların bilmediği bir dolaba koyuyorduk bisküvi ve çikolataları. Öyle sürekli yemelerine izin vermiyorduk. Şimdi de çeşitli kurallarımız var: Ülker Shop’tan alırlar ve parasını verirler. Bazen yeni çıkanlardan getiririm bedava. Ama ötekiler parayla...


Alıntı:

https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ayse-arman/benim-adim-murat-baska-unvana-gerek-yok-28649231

https://www.armanayse.com/murat-ulker/


--

Ülker işte muhafazakar olmadı

Türkiye'de muhafazakâr bir grup olarak anılan Ülker'i bünyesinde bulunduran Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker "Hiçbir zaman iş yapış şekillerinde muhafazakâr olmadık" diyor.

Godiva’nın Yıldız Holding bünyesine katılmasının beşinci yılında en büyük iki pazar olan Japonya ve Çin gezisinin üçüncü durağı Şanghay’da Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Murat Ülker’le buluşuyoruz. İlk Godiva satın alındıktan sonra üst düzey yöneticilerin, ‘risktir, doğru olmaz’ demelerine rağmen Çin pazarına girme kararı alan Murat Ülker’in ilk cümlesi “Hiçbir bölgede büyüme Çin’de olduğu kadar etkileyici değil” oluyor. Haksız da değil, 2009 sonbaharında ilk iki mağaza açılmış bugün sayı 51’e ulaşmış.

Yeni alım haberleri yakın
Murat Ülker’in bizden önce Şanghay’a gelip görüşmeler yaptığını bildiğimiz için, nerelere gittiğini ve dolaştığı yerleri soruyoruz. Ama tabii ki biraz kişiliği, biraz da yılların deneyimiyle önce sorularımıza “Bizim işimizin aslıdır başkalarının tezgâhını görmek; alınacak şeyler söylenirse nişan bozmuş gibi olur” benzeri temkinli, espriyle karışık cevaplar veriyor. Belli ki yakında Çin’de büyük alımların haberini duyacağız. Yıldız Holding Çin’de merkez açıyor. Ülker ürünlerini Çin’in her yerinde görebileceğiz. “Buraya bir fabrika almak ya da kurmak niyetiyle geldim, marka da alabilirim. Godiva 60-70 milyon arasında A Plus kitleye hitap ediyor. Ama geriye kalan bir milyar nüfusun yiyebileceği bizim Türkiye’deki ürünlerden yapıp satmak istiyoruz. Şimdilik tek problem onlar bizim yaptıklarımız kadar şekerli sevmiyor” diyor. 

Gezi arkadaşlarım gibi deneyimli bir ekonomi yazarı değilim ama Este Lauder’ın CEO’su Fabrizio Freda gibi farklı buluşmaları duyunca sanki yakında bambaşka alanlarda bambaşka ülkelerde yapılacak ortaklıklar, alımlar da gündeme gelebilir diye düşünmeden edemiyorum. Yıldız Holding daha da büyük bir dünya markası olacak gibi görünüyor yakın bir gelecekte.

Çağın şartlarına uyduk
Bu durum gündüz yaptığımız sohbetin ardından Murat Ülker’in Şanghay’da verdiği akşam yemeği öncesi yaptığı konuşma ve sorulara verdiği cevaplarla iyice şekillendi. Şimdi yorumsuz Murat Ülker’in anlattıkları:

- Godiva’yı aldıktan sonra neler değişti konusunda birkaç not aktarmak isterim. Öncelikle şunu söylemek isterim ki Ülker hiçbir zaman iş yapış şekillerinde ve iş tutuş biçiminde muhafazakâr olmadı. Çağın şartları neyse, her daim o şartlara ayak uydurmaya çalıştık. 

 - İlk defa 90’lı yıllarda bu pazarlara gelmiştik. Bu pazarlarda neler yapılabilir, araştırmak istemiştik. O zamanlar ilk joint venture’larımızı yapmıştık. Bugün aramızda bulunan Ülker Bisküvi’nin Bağımsız Yönetim Kurulu Üyesi Alain Strasser, o tarihte ortaklık yaptığımız şirketi temsil ediyordu. Şu anda tesadüfen burada bulunuyor. Burada ekmek ve kek işi yapan fabrikalarını ziyaret etmek için gelmiş. Biz de görüş alışverişinde bulunma imkanı yakaladık, bizim için bir avantaj oldu.

Oyun ve lig değişti
- Yıldız Holding’de neler değişti? Oynadığımız oyun değişti, ligimiz değişti, tüketicilerimiz değişti, çalışanlarımız değişti. Global olmak ne demek? Aslında gördüğünüz gibi Çin’de Çinli, Japonya’da Japon, Kore’de Koreli, yani bulunduğumuz yerde lokal olmak demek. Ama bütün bunları tek bir marka altında birleştirip, tek bir strateji altında koordine ettiğimiz için de aynı zamanda dünya çapında global olmaktır. 



- Mesela, Batı’da olabilirse büyük bir markayı alabilir miyiz diye bakıyoruz. Tabii kolay işler değil bunlar. Batı’da kalmış büyük markaları International yapabilir miyiz araştırıyoruz. Amerika’da geniş çaplı dağıtım yapabilecek şirketler var, bunlarla ilgileniyoruz. Doğu’da ise hem hammadde kaynaklarımız var, hem tüketimi artan ve gelişen nüfus var. Buralarda da yatırım yapabilir miyiz diye, özellikle bisküvi konusunda çalışmalar yapıyoruz.

- Sabri Bey’le strateji oluştururken, o ihracatın toplam satışların yüzde 20’sini geçmemesini istiyordu. Ben biraz daha iddialı olarak dedim ki, “İçerideki işimiz, dışarıdaki işimize eşit olsun.” Şimdi strateji grubumuz diyor ki, “Bu oran bire bir olmamalı, yanlış düşünüyorsun. Türkiye, Türkiye kadar ama dünyanın gerisi Türkiye’den çok daha büyük. Bunun için uluslararası işimiz Türkiye’den oldukça büyük olmalı.” Bilmiyorum, babam hayatta olsa ne derdi, genelde şöyle derdi: “Oğlum Amerika çok uzak; Amerika’ya gitmeden bana sor da git” derdi. Ben Japonya’ya giderken sormazdım ama Amerika’ya giderken sorardım!

İnovasyon Ali Ülker’e emanet
- Velhasıl, 72,5 milyon bir arada çalışmaya gayret ediyoruz. Bütün bunları yaparken kültürümüzde de değişiklik yapmaya gayret ediyoruz. İnovasyon kültürüne geçmek istiyoruz. İnovasyon, aslında bir yaşam biçimidir, yani her işi yaparken inovatif olabilirsiniz. Ama neticede inovasyon işin yapılış şekli ve ürünlerde kendini gösteriyor en çok. Eğer Godiva gibi yeni kategoriler inşa etmeye devam edebilirsek, bu inovasyonun da neticesini görmüş olacağız. Şu anda bunu başardığımızı söyleyemem.

- İnovasyon konusunda Ali Ülker bundan sonra bu işin başında olacak. Bu konuya en üst seviyede önem veriyoruz. Ülker International kısmı için de Yönetim Kurulu Başkan Yardımcımız Jim Zaza işin başında. Ülker International için Çin’de bir ofis açma kararı alarak buralarda sadece ticari olarak değil, şirket olarak da bulunma kararı verdik.

- Rusya, Çin’den sonraki en büyük hedefimiz. Ne yazık ki, kuzeyde kaldığı için biraz unutulmuş, ama en kısa zamanda bu pazara da bakacağız.

- Latin Amerika’da özellikle bak-tığımız ülkelerden biri Brezilya. Orada da mağazalar açarak Çin’de yaptığımız gibi hızlı bir giriş yapmak istiyoruz. Ne zaman derseniz, oradaki partnerlerle el sıkışmamız lazım. Tabii ki ortaklarla el sıkışmak bazen vakit alabiliyor, her zaman hızlı olmuyor.

Alıntı:
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/muge-akgun/ulker-iste-muhafazakar-olmadi-1155609/

--


29 Kasım 2020 Pazar

İkinci dalgada ‘ekip motivasyonu ve iş verimliliğini’ artırmak için neler yapılabilir?

 “Bir liderin en önemli özelliklerinden biri;


zor zamanlarda umutları yüksek


 tutmak ve motivasyon sağlamaktır.”


Pandeminin ikinci dalgasının yoğun bir şekilde etkisini gösterdiği bugünlerde artırılan önemler, kısıtlamalar bizi bir kez daha zorlu bir sınav vermeye davet ediyor. İyi tarafı ilk dalga sırasında edindiğimiz tecrübelerden sonra bu dalga için daha hazırlıklı ve bilinçli olmamız. Şirketlerin kriz yönetimi süreçlerinde açık iletişime sahip olmaları ve personel motivasyonunu yüksek tutmaları şüphesiz ki büyük önem arz ediyor. Personel motivasyonu denince en önemli unsurların başında ise eğitim geliyor. Pandemi döneminde bazı firmalar eğitim yönünde kısıtlamaya giderken, ekip motivasyonunun -özellikle bu dönemde- şirket için ne kadar önemli olduğunun farkında olan işletmeler eğitimlerini büyük bir titizlikle sürdürüyor…


İş dünyasında en başarılı liderlerden biri olarak iz bırakan Lee Iacocca’nın eğitimlerimde sık tekrarladığım bir sözü var: “Yönetmek, diğer insanları motive etmekten daha fazlası değildir.” Evet konu işlerin yürütülmesine gelince motivasyon her şeyden önce geliyor; özellikle içinde bulunduğumuz dönemde… Bu dönemde motivasyonu yükselen çalışanın kaygısı azalıyor, güven duygusu gelişiyor, morali yükselen çalışan işine daha iyi odaklanabiliyor.


Bu sancılı dönemde ekip motivasyonunu artırmak ve yapılan işin verimliliğini yükseltmek için bazı eğitimlere önem verilmesi, işletmeyi pandemi sürecinde ve sonrasında daha güçlü hale getirecektir ve rakiplere göre birkaç adım öne çıkaracaktır. Ve şüphesiz ki, oturmuş bir eğitim sistemi olan işletmelerin kârlılık oranları daha yüksek ve personel sirkülasyonları daha az oluyor.  


İş dinamiklerinin değiştiği günümüz koşullarında ekip motivasyonu ve iş verimliliğini artırmak için hangi eğitimler hangi faydayı sağlar?


Evden/uzaktan çalışma performansını yükseltmek


Günümüzde işletmelerin neredeyse tamamı -uygun olan departmanlar için- uzaktan/evden çalışma sistemine geçmiş durumda. Fakat bu konuda çalışanların çoğu performans sorunu yaşayabiliyor. Bu eğitim çalışanların öz disiplin anlayışının gelişmesini sağlayarak, uzaktan çalışma verimliliğini yükseltiyor.


Duygusal zekâ ile engelleri zorlukları yönetme


Özellikle zor zamanlarda duygularımızı yönetmek, dürtülerimizi kontrol etmek olaylara bakış açımızı tekrar gözden geçirmemizi sağlayarak, bizi güçlü ve dinamik tutar. Günümüzde en başarılı çalışanların, duygusal zekâlarının yüksek olduğu bilinmektedir. Bu eğitim, içinde bulunduğumuz dönem içinde hem iş yaşamında hem de özel yaşamda çalışanların zorlukları/engelleri daha kolay yönetebilmelerini sağlıyor.


Zaman yönetimi


Bu zorlu dönemde zaman yönetimi konusu da çok önemli bir hale geldi. Çalışanların birçoğu uzaktan çalışmaya yabancı olduklarından dolayı, bu konuda zorlanabiliyor. Bu eğitim iş ve özel yaşamın ayrımını ve dengeli bir şekilde ilerlemesini sağlıyor ve çalışanların zaman hırsızlarından kurtulması için zemin oluşturuyor.


Pandemi sürecinde uzaktan satış


Satış gücü işletmelerin kolonları gibidir. Satış durursa işletmenin yaşama şansı kalmaz. Bu sebepten hemen her işletmenin uzaktan satış konusunda ekibini eğitmesi/geliştirmesi son derece önemli bir yaklaşım olacaktır.


İçsel motivasyonu yükseltmenin yolları


Bir işletme düşünün; ekipte bulunanların çoğunun içsel motivasyonu yüksek olsun. Bu işletmede sunulan hizmetin kalitesi artar, yönetimin denetim maliyeti azalır, kârlılık yükselir, satış gücü daha verimli hale gelir vb. Özellikle içinde bulunduğumuz dönemde çalışanların içsel motivasyonlarını yükseltmek için eğitimler düzenlemek, bir liderin en önemli görevlerinden biri olmalıdır.


Tabii ki yukarıdaki eğitim başlıkları vb. eğitimler uzaktan eğitim sistemi kullanılarak sürdürülebiliyor. Uzaktan eğitimin rakamsal ve zamansal olarak bazı faydaları ise aşağıdaki gibi:


- Zaman tasarrufu sağlar


- Coğrafi engelleri ortadan kaldırır


- Diğer eğitimlere göre ekonomiktir


- Ulaşım, konaklama vb. maliyetleri ortadan kaldırır


- Katılımcılarda özerk yaklaşım oluşturabilir


Özellikle pandemi sürecinde, krizi fırsata çevirmek isteyen işletmeler, ekip eğitimlerine de önem verdiklerinde, şüphesiz ki krizden daha az yara alarak çıkacaklardır.


Yücel UYGUN

https://www.dunya.com/kose-yazisi/ikinci-dalgada-ekip-motivasyonu-ve-is-verimliligini-artirmak-icin-neler-yapilabilir/601688


20 Kasım 2020 Cuma

Henkel’in kurucusu Alber Bilen

 Kimya sektörünün gelişmesine büyük katkıları olan iş insanı Alber Bilen, Türkiye’deki ilk Ar-Ge uygulamasının öncüsü oldu. Onun sayesinde enternasyonal bir şirket olan Henkel sağlam adımlarla yoluna devam etti. Balkanlar ve Ortadoğu’ya knowhow götürdü.


Alber Bilen, 1922’de İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesini bitirdi. Bilen, 1950’lerden günümüze sanayi ve özellikle kimya sanayiin gelişimine tanıklık edip katkıda bulundu. Alman Henkel fabrikalarının Türkiye, Ortadoğu teknik müşavirliğini yaptı, 1963’de Türk Henkel’in kuruluşunda yer aldı. 1986 yılına dek bu kuruluşta görev yaptı. “Türk Sanayinde Kırk Zorlu Yıl” ve “Sanayinin İçinden Görüş ve Düşünceler” isimli kitaplarında yöneticilere yön verdi.


Sektörde Ar-Ge’nin önemine Türkiye’de ilk dikkat çeken isimlerden birisiydi. 1956 yılında Kimyateks adlı şirket Henkel lisansı ile kimyasallar üretmeye başladı. 1963 yılında bu şirket Henkel ile ortak oldu. 1964 yılında tekstil ve deri kimyasalları üretecek fabrikasının temelini Gebze’de attı, tesis 1500 ürün ve 650 hammadde üreten bir kimya kompleksi halini aldı. Türkiye’deki ilk Ar-Ge uygulama bölümü, Türk Henkel’de faaliyete geçti.


1980 yılında şirketin hisseleri bankalara devredildi, şirket stratejisi “pazara yönelik firma” olarak değiştirildi. Yeni strateji, değişen ve gelişen pazarın talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda belirlendi. İlkeyi Darwin’den ödünç alan Bilen bunu uyarlayarak şöyle formüle etmişti: Değişime en iyi ayak uyduran başarır...


1994’te hisselerinin tamamı ana kuruluş Henkel Ag tarafından satın alındı. Bilen’in enternasyonal bir şirket yaptığı Henkel onun sonrasında da sağlam adımlarla yoluna devam etti. Balkanlar ve Ortadoğu’ya ürün, know-how götüren bir kimya kuruluşu halini aldı. Alber Bilen için bir şirketin gelecek garantisi kurumsallaşma ve profesyonel yönetimden geçiyordu.


Bilen, “Rekabet sanayinin iksiridir” sözünün sahibi olarak dünyayı öğrenmenin koşul olduğuna inanır, bunun için çok okumayı öğütlerdi. Aktif bir sivil toplumcuydu, Türkiye Kimya Sanayicileri Derneği’nin kurucularındandı. İSO’da yönetim kurulu üyesiydi. Musevi Hahambaşılığı’nın “hizmet ödülü”ne sahipti.


Araştırmacı kimliği hep öne çıkan Alber Bilen, 2018 yılında aramızdan ayrıldı.


Osman AROLAT

https://www.dunya.com/kose-yazisi/henkelin-kurucusu-alber-bilen/600825


Başarı hikâyeleri abartılı değerlendirmelere dönüşmemeli

 Geçen hafta Türk-Japon işbirliği olan IHI DALGAKIRAN’ın açılışındaki angajmanlarını ve yarattığı sonuca değindik. Bu yazımızda iki yıllık birikim ve deneyimlerin diğer yönlerine kısa değinmeler yapacağız.


İş insanlarımızla söyleşi yaparken, “başarılı hikayeleri” anlatmak çok önemli bir motivasyon aracıdır. Sadece “başarı hikâyeleri” anlatılır da “iş insanları sütten çıkmış ak kaşık” misali kusursuzluk örneği anlatmaya abanırsa, eksikler kabullenmekten sakınılırsa tehlikeli bir yola girilmiş olur.


IHI DALGAKIRAN’da 2 yıl sonra olup bitenleri tartışırken, bir kompresör konuşulurken “ölçülerin” neler olduğunu bilmeliyiz. Önce, bir turbo kompresörü oluşturan ana parçalarını iyi bilmeliyiz: Döküm gövde, impeller (kanatlar), difüzör, eşanjör.


Yakub Tüfekçi’ye sordum: “Bu iki yıl içinde turbo kompresörlerdeki impeller (kanatlar) konusunda tasarım ve imalat yapabilme aşamasına gelindi mi?


Hiç tereddüt göstermeden, sözünü de kıvırmadan “hayır!” yanıtını verdi. Hemen gerekçelerini de sıraladı:


Birincisi bu ciddi bir birikim sorunu. Bakın, ortağımız Japon IHI, 2. Dünya Savaşı sırasında kanat tasarımı yapabilme konumuna geliyor. 1942 yılında üretime başlıyor. Atom bombası atılmadan hemen önce 1945’te ilk “turbo makinaları ve jet motorlarını” imal ediyor. Ardından, ülkenin kalkınma süreci hızlanınca, IHI Holding 1955’te gemi turbolarına ve turbo kompresör üretimine ağırlık veriyor ve 1970’te ilk turbo kompresör üretiliyor.


Nereden bakarsanız bakın 78 yıllık bir deneyim ve birikimle bu işi yapıyor.


Ar-Ge, tasarım ve inovasyon sözcüklerini kolay söylüyoruz çoğu kez. Oysa bütün bu süreçlerin arkasındaki birikimi unutuyoruz. Eksiklerimizi hiç akıldan çıkarmadan, eksiklerimizi görmezden gelmeden ve inkâr etmeden kabullenirsek, zihinlerimizi çözümlere odaklarsak, başkalarının 50 yılda geldikleri noktaya, bizim 5 yılda gelmemiz mümkün.


İşbirliğinin yarattığı sinerji


Yakub Tüfekci’ye Japonlarla işbirliğinin, ne gibi “sinerjik etki” yaptığını da sorayım. Geride bıraktığımız iki uygulama yılının neler öğrettiğini öğrenmek istiyorum. Bir çırpıda gözlemlerini paylaşıyor:


►Farklı açılardan işe bakmanın önemini kavradık. Japon iş kültürü değişik açılardan bakarak karar üretmenin önemini içselleştirmiş, biz bu tutumdan çok şey öğrendik.


►Planlama bilinci, öngörme ve önlem alma disiplini, planın etkin araç olduğunun içselleştirilmesi. Planlı çalışmanın iş çevresini anlama ve anlamlandırmada ne denli önemli olduğunu sayısız örneklerle bize kanıtladı.


►Ayrıntı özeni, ayrıntı sabrı, ayrıntı için harcanan zaman ve emeğin verimlilik olarak bize nasıl geri döndüğünü yaşayarak kavradık, içselleştirdik.


► “Kalite ayrıntıda saklıdır” temel anlayışından yola çıkarak sürekli sorgulamanın, en önemli iş değeri olan “kalite” üzerindeki etkilerini gözlerimizle görerek önemsedik.


►En iyi usta ve en iyi mühendis işbirliğinin kalite, çeşitlilik, maliyet ve verimlilik gibi iş değerlerini nasıl yükselttiğini kavradık.


►En iyiyi arama ve onun peşinde olma, en iyinin sevdasından bir an bile vazgeçilmemesi gerektiğini, bir yaşam biçimi olarak sürdürmenin değerini içimize sindirdik.


►Doğa ve çevreye gösterişte değil özünde saygılı olmanın da değerini ve anlamını yaşayarak anlamlandırdık.


Bizim insanımızla ilgili gözlemler


Çok sayıda yurtiçi ve yurt dışı ortaklıkları gözledim. Ortağınızın birikimi önemli, ama asıl önemlisi sizin inşanızın ortağın davranışından ne öğrenmek istediği ve öğrenirken kültürünün yarattığı olanak ve kısıtlardır. Kalkınmanın temel sorunu, bizim iş kültürümüzdür. Kendi iç dünyasını güçlendirmeyen, entelektüel anlamda da diğer anlamlarıyla da gücünü gerektiği gibi artıramıyor. O nedenle Yakub Tüfekci’den insanımızla ilgili gözlemlerini de paylaşmasını istedim:


►Bizim insanımız zeki, kolay kavrıyor ama, hedefe ulaşmadaki kararlılık ve ısrarlılık konusunda biraz daha yol almamız gerekiyor.


►Hangi kültürel birikimin etkisidir bilemiyorum, ama kestirme yollardan sonuca gitme eğilimi bizde güçlü.


►Yaygın anlatımıyla proaktif değil, reaktif karakterimiz ağır basıyor. Olay ya da olgular gelişmeden eğilimleri öngörerek, gerekli alternatifleri üretme aşamasına hızla geçmeliyiz.


►Hepimiz çalışkan ve özveriliyiz, ama “hayatının verimliliği” konusunda kendimizi sorgulamamız, düşük verimliliğimizi yükseltmemizin bizi geleceğe taşıyacağını düşünüyorum.


►Temel eğitim zayıf ve eğitimin kalitesinin yetersiz olduğunu işin her aşamasında gözlemliyoruz. Yetişkin işgücü ve inovatif işgücü ihtiyacımız çığ gibi büyüyor; bunu karşılamak için temel eğitime mutlaka ağırlık vermeliyiz.


►Birey olarak da toplum olarak da olayları çok çabuk kişiselleştiriyoruz ve aşırı duyarlı oluyoruz. Kendi sorumluluklarımızın neler olduğunu daha serinkanlı değerlendirmemiz gerekiyor.


Geleceği güven altına alma


Bir iş yerinin birikim yeteneğini koruyarak, uzun dönemli geleceğini güven altına alması için özen göstermesi gereken, onu rakiplerinden farklı kılan özellikleri olması vazgeçilemez koşullardan biri. Bu konuda da IHI DALGAKIRAN’ın iki yıl sonra kurum olarak zihninde netleşenleri de sordum. Birlikte izleyelim:


1) Bizim ürettiğimiz makinelerin bir numaralı hedefi “enerji verimliliği”.


2) İkincisi, makinelerimizin arıza oranının düşüklüğü.


3) Üçüncüsü ise işletme maliyetlerini, örneğin bakım-onarım, azaltmayı hedefliyoruz. Somut bir örnek verirsek, yıllık bakım sayıları bir fikir verebilir:


Pistonlu kompresörler 8 bakım /yıl


* Vidalı kompresörler 4 bakım/yıl


* Turbo (diğer üreticiler) 2 bakım/yıl


* IHI DALGAKIRAN yeni nesil kompresörler 1 bakım/yıl


►Hava kalitesi ve basınç kalitesini artırmayı hedefliyoruz (nem, yağ, partiküller)


►Servisimizi yaygınlaştırarak kesintisiz üretimi güven altına almaya çalıyoruz.


Sonuç olarak, ileri teknoloji ve yüksek katma değerli makine üretimi ilk hedef. Bugün üretilen makinelerin birim maliyeti 18 dolar/kg. Türkiye’de genel makine üretiminde ortalama 5.3 dolar/kg düzeylerinde. Almanya’da birim satış fiyatının 30 dolar/kg olduğu düşünülürse, alınması gereken yol netleşir. Hedefe ulaşmak için “ileri teknoloji kültürü” oluşturmaya yönelmek, toplumun ortak gücünü odaklamak da gerekiyor. Tedarikçi eğitimi ve tedarikçiyle ortak dil kullanma, önemli bir verimlilik etkeni. Döküm, talaşlı imalat alanında ciddi bir ekosistem oluşması sürdürülebilir bir gelecek için gerek şart. Bunun için işletme içinde yüksek hızlı balans hatları ve test atölyeleri kapasitelerinin artırılması ve donanımlarının güçlendirilmesi için sürekli yatırım yapılıyor.


Rüştü BOZKURT

https://www.dunya.com/kose-yazisi/basari-hikayeleri-abartili-degerlendirmelere-donusmemeli/486208



14 Kasım 2020 Cumartesi

Sadık Albayrak: İşten atılınca mecburen gazeteci oldum

 İstanbul Müftülüğü’ne bağlı Şeriyye Sicilleri'nin bulunduğu mahzene her gün el arabasıyla inip çürümüş belgeleri gün yüzüne çıkaran gazeteci yazar Sadık Albayrak, sekiz yıl arşiv uzmanı olarak çalıştığı kurumdan uzaklaştırılmış. Albayrak, "Çürümüş belgeleri çıkarıp yazmaya başladığım için beni devlet memurluğundan attılar" diyor ve ekliyor: "İşten atılınca mecburen gazeteci oldum."

Düşünen, yazan, üreten bir gazeteci o. Önemli araştırma kitaplarına imza atan Sadık Albayrak yetmişli yıllarda Yeni Devir gazetesinde başladığı köşe yazarlığı serüvenini sırasıyla Milli Gazete ve Yeni Şafak gazetelerinde sürdürdü. Yeni Şafak’ta yazarken sık sık gazete binasına gelen Albayrak’la o yıllardan tanışıp kendisiyle sohbet imkanları buldum. Okuyan yazan herkese kıymet veren Albayrak’ın imzalayıp hediye ettiği kitapları hala saklarım. Yazarlığının 40’ıncı yılı anısına haber yapmak için gittiğim Aksaray’daki kütüphane evini ise hiç unutamam. Yıllar sonra ESKADER ve Büyükşehir Beyediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği “Sadık Albayrak için Saygı Gecesi”nde yeniden karşılaştık. Çürümeye yüz tutulmuş arşiv belgelerini nasıl kurtardığının hikayesinin yanında kütüphanesini, yazdığı kitapları konuştuk.

İstanbul’a okumak için geliyorsunuz değil mi? Geliş hikayenizden başlayalım mı?

Trabzon İmam Hatip Lisesi’ni bitirdiğimde Türkiye’de benim gibi imam hatip mezunlarının gideceği sadece iki okul vardı. Biri İstanbul’da diğeri Konya'da yeni açılan Yüksek İslam Enstitüsü'ydü. Başka okula gitme şansım yoktu imtihana girdim ve İstanbul’u kazanıp 1962’de okumak için geldim.

Ankara İlahiyat Fakültesi de var ama?

Evet ama imam hatipliler o dönem ilahiyata giremiyor. Sadece düz lise mezunlarını kabul ediyor Ankara İlahiyat Fakültesi. O yıl mezun olmuş o kadar imam hatipli arasında İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü kazanınca doğrusu çok sevinip İstanbul’a geldim.

Kitapları çok seven ve öğrencilik yıllarında Sahaflar Çarşısı’ndan çıkmayan biri olduğunuzu biliyorum. Sahaflardan devlet arşivlerine uzanan okuma yazma hikayenizi sormak istiyorum?

Ortaokuldayken bir kitabımın ilk sayfasına şöyle bir dua yazmışım: Rabbim bana okuma yazma sevgisi ve gücü ver. Zaten okumaya meraklı bir aileden geliyordum. İstanbul’a geldiğimde sahaflardan güzel yazılar, makaleler, şiirler alırdım. Şiirleri ezbere bilirdim eski harflerle yazılı şiir kitaplarını alır okurdum. Safahat kitabı da bunlardan biridir. Zaten kitabın yarısındaki şiirleri ezbere bildiğim için Osmanlıca harflerden kitabı okurken Osmanlıca’yı da sökmeye başladım. İmam hatipte biraz Arapça Farsça öğrenmiştik harfleri de biliyordum. Osmanlıca metinleri okumaya başlayınca bu sefer el yazısı eserleri okumaya başladım.

O yıllarda Sahaflar Çarşısı’nın ortamı nasıldı?

Sahaflarda o dönem Muzaffer Ozak vardı bizlerle de o ilgilenirdi. Yine eski sahaflardan Necati Bey vardı şimdi soyadını hatırlamıyorum ama sahaflar çarşısındaki önemli isimlerden birisiydi. Elif Kitabevi çok meşhurdu oraya gidip gelirdik. Mesela Taşköprülüzade’nin Mevzuatu'l Ulum kitabının sadece bir cildi vardı bende ve ikinci cildini Muzaffer Ozak hediye etmiştir. Muzaffer Ozak biz gençlere derdi ki “Talihlisiniz çünkü Harf İnkılabı’nın yapıldığı yılları görmediniz. Kobra yılanları nasıl tehlikeliyse eski yazıyla yazılmış yazılar da o devirlerde öyle tehlikeli görülür ve herkes evinde bulduğu kitabı alıp Sahaflar Çarşısı’nın avlusuna bırakır giderdi. Kimse de korkudan o kitaplara sahip çıkamazdı. Yağmur yağınca o kitapların olduğu köşeden çarşının avlusuna mürekkepler akardı. Korkunç bir dram.

YABANCILAR GELİRDİ
Sahafların müdavimleri kimlerdi?

Daha çok yaşlılar gelir eski kitapları alırdı. Yeni jenerasyonun eski kitaplara ilgisi pek yoktu. Bir de yabancılar çok gelirdi. Yurt dışında akademik çalışma yapanlara üniversitenin bütçesinden para verilirdi. O öğrenciler de gelip sahaflardan kitaplar, belgeler satın alırlar yurt dışına götürürlerdi. Kendi ödevlerini böylece yapar sonra da bu eserleri üniversitelerinin kütüphanesine bırakırlardı. Bizde de Edebiyat Fakültesi’nden öğrenciler, hocalar gelirdi. Ama en çok yabancılar sahaflardaki eserlere ilgi gösterirdi diyebilirim.

Kitaplara olan ilginiz yüzünden okulu bitirdikten sonra arşivlerde çalışmak istiyorsunuz. Din görevlisi olmak yerine arşivde çalışmak istemenizin sebebi kitaplara olan ilginiz miydi?

Babam esnaftı ben de babam gibi ticaretle uğraşabilirdim. Ya da istesem okulu bitirdikten sonra bir yerde müftü ya da ünlü bir vaiz olabilirdim. Ama bende müthiş bir okuma sevgisi vardı. Ayrıca İstanbul’dan da ayrılmak istemiyordum çünkü İstanbul bir mektepti benim için.

BİNA YANINDA BOTANİK KURULMUŞ
Arşivlere merakınız nasıl başladı peki?

Yine o yıllarda çok önemli akademisyenlerin, yazarların din konusunda yazdığı yanlışları kitaplardan okuyor sonra atıfta bulundukları kaynakları gidip arşivden araştırıyordum. Hani çok ünlü bir fıkra vardır. Bektaşi’ye sormuşlar ‘niçin namaz kılmıyorsun’ diye. Demiş ki 'ayette namaza yaklaşmayın’ deniyor. 'Peki' diyorlar 'o ayetin devamında ne yazıyor?' Bektaşi’nin cevabı: ‘sonrasını bilemem ben hafız değilim’. Aynen dinimize atıfta bulunan ünlü yazarların, akademisyenlerin durumu da böyleydi. Yazmış kitaba ama kaynağı gidip bulup çıkarıyorum ki o cümlenin devamında aslında başka bir şey anlatılıyor, gerçek çarpıtılmış. Benim arşivlere ilgim işte böyle başladı diyebilirim. İstanbul Müftülüğü’ne bağlı Şeriyye Sicilleri’nde uzman olarak çalışmaya başladım.

Arşivde çalışırken pek çok belgeyi de gün yüzüne çıkarıyorsunuz. O çabanızı da konuşalım mı?

Biliyorsunuz bu bölgeye Osmanlı zamanında Ağa Kapısı denirmiş. Yeniçeri Ağası’nın makamı buradaymış ancak Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra Sultan 2. Mahmut Ağa Kapısı’nı Şeyhülislama tahsis ederek ismini de Bab-ı Meşihat olarak değiştirmiş. Benim başladığımda orijinali U şeklinde olan binanın sağ tarafında Şeriyye Sicilleri vardı alta mahzenleri yer alıyordu. Mahzenlerde lağım suları kokmuş falan çok fenaydı. Müftülüğün yanında Kız okulu varmış bir müsamerenin ardından yanmış. O yanan binanın hikayesini daha sonra Devrimler ve Gerici Tepkiler kitabımda yazdım. Bahçenin büyük bir bölümüne yangından sonra Botanik Enstitüsü kurulmuş. Bizim müftülükte çalışanlar onlardan korkardı.Sığıntı gibi içeri girip çıkarlardı.

Arşivlerin durumu nasıldı?

Her şeyi yığıp atmışlar. Kimse belgelerin yüzüne bile bakmıyor. Mahzenlerdeki belgelerin hali içler acısı, ıslanmış birbirine yapışmış küflenmişler. Ben bunların halini görünce mahzene el arabasıyla inip onları gün yüzüne çıkarmaya başladım. Müftülüktekiler elimde el arabasıyla mahzene inip belgeleri doldurup kapkara çıktıkça bana ‘kara trenin kömürcübaşı’ diye takılıyorlardı. Mahzenlerden bu belgelerden uğraştığım için elim yüzüm üstüm basım kir pas içinde çıkardım.

Bu çabanızın kıymeti anlaşılıyor muydu?

Boş işlerle uğraşıyorum diye bir de kızıyorlardı. Bunlar mülga hükmünde boşuna uğraşıyorsun diyorlardı. O dönemlerde de sonradan da pek çok binada arşivler kamyonlara yüklenip SEKA’ya götürülmüş. Mesela İstanbul Kadılığı’nın Sicilleri'nin bir kısmı Topkapı Sarayı’ndadır. Son anda kurtarılmış belgeler oradadır. Biliyorsunuz eskiden camilerin mahzenlerinde kadı sicilleri saklanırmış ama hepsi yok edilmiş. Çok eski değil bundan 20 yıl kadar önce Trabzon’da başıma geldi. İskenderpaşa Camii tarafında abdest alıyorum bir baktım bir kamyon kağıtla dolu. Bu ne dedim. Mahzenden çıkardık denize boşaltacağız denildi. Tarihi camilerin mahzenleri bu şekilde boşaltıldı de kimse ses çıkarmadı.

Hem belgeleri kurtarmaya hem de belgelerden yola çıkarak yazmaya başladınız değil mi?

Mahzenlerde ne bulduysam yayımlamaya, gündeme getirmeye başladım. O dönemde bana en büyük desteği Mehmet Genç ve Erol Güngör verdi. Onlar da arşive çalışmaya gelirdi ve beni bu çalışmalar için teşvik ederlerdi. Ama oradaki bürokratlar bu durumdan hoşlanmaz bana fuzuli maaş verildiğini düşünüp şikayet ederlerdi.

Belgelerle uğraşıyorsunuz diye mi?

Bulduğum belgeleri kayıtlara geçirmek için yazardım. Hatta ben o yıllarda müftülüğe şunu önerdim: İmam hatip ve islam enstitüsü mezunları Şeriyye Sicilleri’nde bir belge üzerine en az 200 sayfalık bir çalışma yapsın.Bu çalışmaları yapanlar da tıpkı hafızlığını tamamlayanlar nasıl ödüllendiriliyorsa öyle ödüllendirilsin. Böylece bu insanları arşivlere yönlendirelim belgeleri gün yüzüne çıkarırız. Ama adamların umurumda bile olmadı. Hatta ismini vermeyeceğim ama çoğu üniversitede hoca olmuş isimlerin ben ayrıldıktan sonra bu belgeleri imha ettiklerini öğrendim. Onlar bana göre vatan hainidir.

Siz ne zaman ayrıldınız arşivden?

Ben orda kalan belgeleri kurtarmaya çalıştım ama ne oldu, beni memuriyetten attılar. Sekiz yıl çalışabildim. Bu belgelerden yazmaya başladığım için işten atıldım. İşten atılınca mecburen gazeteci oldum. Bulduğum belgeleri kitaplaştırmaya, gazetede yazmaya başladım. Mesela müftülükte yerde bir belge buldum belgede İstanbul Müftülüğü çalışanlarına şapka almaları için avans verilsin yazıyordu. Bu ve bunun gibi belgeleri Türkiye’de Din Kavgası kitabımda yer verdim. 1977’de Yeni Devir’de yazmaya başladım daha sonra da Milli Gazete’ye geçtim. Yazdığım kitaplardan dolayı hapis yattım. Çocuklarım küçüktü çok zor günler geçirdim. Hapiste yatmaktan ziyade yargılanmak o belirsizlik insanı çok yıpratıyor.

Arşive sahip çıkamadık

Arşivedeki siciller üzerine başka kimler çalışırdı?
Bir gün arşive Edebiyat Fakültesi’nin hocalarından Helmut Richter gelmiş ve arşive girmiş yağmur sularının tavandan içeri aktığını görünce yağmura aldırmadan masasında oturan görevlilere dönüp ‘yağmur yağar siz bakar’ demiş bozuk Türkçesiyle. Öyle bakıp durursunuz diyor yani kibarca hakaret ediyor ama kimsenin umursadığı yok. O devirde yabancılar gelirdi daha çok. En başlarda fotokopi bile olmadığı için belgelerden yazarak çalışırlarmış sonra fotokopi çıktı. Mesela ben oradayken bir gün Hilmi Ziya Ülken geldi yanında da hanımı var. Paris’te İhsan Süreyya Sırma doktorasını Abdülhamit üzerine yapıyor. Paris’teki hocası Ülken’i tanıyormuş. Ona mektup yazıp Abdülhamit dönemi fetvaları istemiş hoca da o yaşta arşive geldi belgeleri istedi. İlerleyen yaşına aldırmadan. Ben de kendisine yardımcı oldum, fotokopilerini çekip verdim.

Şimdi okumak yerine ağaç dikiyorum
Okuyan yazan birisiniz. Şimdi memleketinizde vakit geçiriyorsunuz. Nasıl geçiyor günleriniz. Yeni çalışmalarınız var mı?

Eskiden çok kitap okurdum şimdi pek okuyamıyorum. Yarım kalıyor kitaplar. Ben de kitapları alıp onların indekslerine bakıyorum ilgimi çeken isimler varsa o bölümleri okuyorum. Günde altı yedi gazete geliyor onları okuyorum. Son Devir Osmanlı Uleması kitabıma eklemek yapmak istiyorum ama vaktimi doğrusu Trabzon’da yaylada geçiriyorum, oralara envai çeşit ağaç dikmekle günümü geçiriyorum. Yeniden oraları ağaçlandırıyorum. Torunlarım için yaylada döngürgeç yaptım, salıncak yaptım. İstiyorum daha çok vakit ayırıp yaylaya gelsinler. Geldiklerinde torunlar bayılıyorlar yaptığım oyuncaklara.

Gemuhluoğlu'ndan fena fırça yedim
Çok önemli bir alanlarda çalışmalar yapmışsınız. Peki ilgi gördüler mi okurlardan?

Ben o belgeleri arşivde görünce yaz demeden kış demeden otobüste tramvayda yazmaya başladım. Kitaplarım da yazılarım da büyük ilgi görmeye başladı. Rejimin güdümünde değilim memurluktan atılmışım akademik bir kariyerim yok yani hiç korkum yok her belge üzerine yazıyorum. Yalnız bunları yazarken hiçbir zaman kendi fikirlerimi öne çıkarmadım sadece belgeleri ortaya koydum yorumunu okuruna bıraktım. Bir gün Fethi Gemuhluoğlu burs verdiği hukuk fakültesinde okuyan bir öğrencinin elinde benim Sömürüye Karşı İslam kitabımı görmüş. Almış kitabı ve benimle tanışmak istediğini söylemiş. Gittim Gemuhluoğlu’nun yanına. Yazdığım bu kitabın çok önemli olduğunu söyledi. Akademik unvanım olursa bu çalışmaların çok daha kıymetli olacağını belirtti ve üniversiteye girmemi tavsiye etti. Yoksa bu çalışmaların bir kıymeti yok dedi.

Siz ne yaptınız?

Gemuhluoğlu’na benim imam hatip mezunu olduğumu söyledim. O yıllarda imam hatipliler lise mezunu sayılmıyordu ve üniversiteye giremiyorlardı. O zaman dedi ki liseyi dışardan bitir oradan da iktisat fakültesine gir üniversiteyi bitirdikten sonra da üniversitede kal çalışmalarını orada yap. Yeniden lise ardından üniversiteyi okumayı göze alabilirdim ama üniversitedeki arkadaşlarım üniversitede kalmamın o yıllarda neredeyse imkansız olduğunu söylediler. Hocaların istediği kişileri kadroya alıp istemediklerini almadıklarını söyleyip hevesimi kırdılar. Doğrusu on yılımı okumaya vermek bana da zor geldi. Gemuhluoğlu’na evet demiştim ama mümkün gözükmedi.

Bir daha karşılaştınız mı?

Tabi karşılaştık ve beni bir güzel fırçaladı.

Öğrenciler hocaları değil beni okurdu
Yaptığınız araştırmalardan dolayı üniversitelerden hiç teklif geldi mi?
Kaya Bilgegil diye bir hoca vardı. Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne davet etti. Ama ailemi burada bırakıp kara trene binip o kadar yolu gitmeyi göze alamadım. Bir de üniversitede çalışan arkadaşlarım benim kadar özgür değildi. Bırak yorumu bir belgeyi yayımlasalar okuldan atılıyorlardı. Yine hocaları ne isterlerse sadece o belgeler, konular üzerine çalışabiliyorlardı. Ama ben Arşimet gibi Evreka! Diyordum ve her belgeyi özgürce yayımlıyordum. Akademide bana sınırlı bir rota çizilecekti. Bunu düşündüğüm için de üniversiteye girmeye cesaret edemedim.

Neleri gün yüzüne çıkardınız?

Bir kere kullandığım bir belgeyi bir daha başka yerde kullanmıyordum, her şeyi ilk kez ben yapıyordum. Said-i Nursi’nin hayatı üzerine ilk çalışmayı belgelerle ilk kez ben oratya koydum. Abdülhamid öncesine sonrasına dair ne yazdımsa bunlara her seferinde yeni ilk kez belgeler ekleyerek genişlettim. Son Osmanlı Uleması üzerine çalıştım. Sansürmüz olarak belgelerle çalışmaları ortaya koyduğum için kitaplarım büyük ilgi görüyordu. Öğrenciler gerçeği yakın tarihimizi öğrenmek istediklerinde kendi hocalarının ders kitaplarını değil benim kitaplarımdan okurlardı.

Gençken ortamlarınız nasıldı. Mesela Marmara Kıraathanesine gider miydiniz?

Öğrenciyken giderdim. Marmara Kıraathanesi'ni 80 ihtilalinden sonra yıktılar, başka yerde taşındı.Marmara Kıraathanesi’nden Laleli’ye doğru açık bir alan vardır orada tabureler olurdu. Muzaffer Ozak orada otururdu. Marmara’ya da Mehmet Niyazi gelirdi, Das Mehmet gelirdi, Hilmi Oflaz vardı. Bir gün Necip Fazıl ile Mehmet Kaplan’ın bir konferanstan çıkıp geldiğini hatırlıyorum. Üniversite hocaları da gelirdi.Esafil-i Şark diye anılanlar vardı bir de. Alt katta Yumni Salonu vardı oraya konuşmaya Alparslan Türkeş gelirdi. Doğrusu öğrencilikten sonra pek gitmedim. İnsanı miskinleştiriyor öyle ortamlar. Ama oralardan çok insanlar yetişti. Marmara’da meşhur bir laf vardı bir zamanlar. Tam hatırlamıyorum ama “Fikirler Marmara Kıraathanesi’nde üretilir yemekler Adalet Partisi’nin Gençlik Merkezi’nde yenilir” gibi bir laftı. (gülüşmeler)

Bize 'keskin kılıçlar' ismi takılmıştı
Pek çok isim üzerine çalıştınız sizi en çok kimin hayatı, kişiliği etkiledi?
En çok etkilendiğim isim son Osmanlı alimlerden birisi olan Mustafa Sabri Efendi’dir. Osmanlı’yı savunmuştur. Ortadoğu’da Çerkesler Osmanlı’ya karşı ayaklanmak isteyince onları bu kararlarından vazgeçirmiş Osmanlı Devleti için çalışmıştır. Bugün yetiştirdiği talebelerde dünyanın farklı yerlerinde hala Osmanlı ruhunu canlı tutar. Müthiş bir adamdır hem siyasidir hem de kültürel ve ilmi tarafı vardır. Ben onlara hayran kalarak eserlerini bugünkü nesle aktardım. O dönemde bize keskin kılıçlar deniliyordu. Ben bizden öncekilerin çektikleri çileleri gördükçe daha çok mücadele etmeyi daha çok arzu ediyordum. Bizim çektiklerimiz geçmişte dindar insanların çilelerinin yanında hiçbir şey diye düşünüyordum. Belgeleri okudukça daha fazla mücadele ediyordum. Ama şunu söylemek isterim. Ben teymiyecilik, mutezilik ve vehabiliğe karşı da bu ülkede çok mücadele etmiş biriyim. Afgani’ye Reddiye diye bir kitabım vardır. Yine bazı İslamcılar İran Devrimi’ni desteklemişken ben karşı çıkmıştım. Bize hep içerden baktım. 12 Eylülde herkes yurt dışına kaçarken beni de İran'a davet ettiler ama reddettim.

Arsa satıp kitabımı bastırdım
Kitaplarınızı basmak için babanızın size aldığı arsayı sattığınızı söylemiştiniz. Bu parayla hangi kitabınızı çıkardınız?
Güngören’de rahmetli babam dört kardeşin her birine 250’şer metre karelik arsa almıştı. Ben kendi payımı 400 bine sattım ve Son Devir Osmanlı Uleması kitabımı çıkardım. Ancak arsadan elime geçen parayla kitabımın sadece birinci cildini bastırabildim. İkinci cilde param yetmeyince pes ettim. Akit gazetesinin şu an sahibi olan Mustafa Karahasanoğlu akıllı adamdı ‘bana getir ben basayım’ dedi ve beş bin bastı ben de o kitaptan işte para kazandım. Sonra kendime Medrese Yayınları’nı kurup kitaplarımı buradan çıkarmaya başladım. M.Sabri Efendi’nin öğrencisi Abdulfettah Ebu Gudde’nin Safahat Min Sabri'l-'Ulema 'AlaŞeda'idi'l-'İlmi Ve't-Tahsil" adı kitabını tercüme ettirdim. Bİr süre sonra yayınevi kapandı daha sonra Mizan Yayınevi’ni kurdum. Pek kimse bilmez buradan üç ciltlik bir kitabım çıktı. Meşrutiyetten Cumhuriyete Meşihat Şeriat Tarikat Kavgası adlı bu kitabımı bin adet basıp yurt dışında Milli Görüş konferansları verirken sattım.

Amak-ı Hayal'i okurla buluşturdum
Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amak-ı Hayal kitabının yeniden basılmasında emeğiniz var ?

Tercüman gazetesi 1001 Temel Eser diye bir seri başlattı. Başında da Mustafa N. Sepetçioğlu vardı. Pek çok kişiye kitap hazırlattı. Ben de sahaflardan bulmuştum Filibeli’nin Amak-ı Hayal’ini onu hazırladım. Yine Huzur’u Akle Fende Meddiyun Meslek Delalatü kitabını hazırladım. Amak-ı Hayal’imde çok fazla dip not vardır. Mesela latince bir kelime var metinde, gidip Fransız Kültür Merkezi’nde kütüphaneden o kelimenin bugün nasıl yazılıyor tek tek baktım anlamlarını ekledim.

Kütüphanem gelinlerime emanet
Öğrencilik yıllarınızdan itibaren paranızı kitaba yatıran, çok okuyan, çok yazan biri olduğunuzu biliyoruz. Hatta sadece içinde kütüphanenizin olduğu bir daireniz vardı diye hatırlıyorum. Kaç kitabınız var?
Vesikalar, evraklarla birlikte 10 bin diyebilirim. Orada burada dağılmış bir kütüphanem var şu an üç ayrı yerde kitaplarım.

Peki kütüphanenizi kime emanet edeceksiniz acaba?

Oğullarım var ama onların çalışma alanlarının pek benim külliyatımla alakası yok fakat iki kızım var. Gelinlerim biliyorsunuz ilahiyatçı ve akademisyenler. Külliye’den kütüphanemi istediler ama ben kabul etmedim gelinlerim için saklayacağımı söyledim.

Gelinlerinizin çalışma alanları tam olarak neydi?

Büyük gelinim Şule Marmara Üniversitesi’nde akademisyen. Din Sosyolojisi alanında çalışıyor. Hristiyan Fundamentalizm ve ABD’de Din Devlet İlişkisi üzerinde iki akademik çalışması kitap olarak basıldı. Esra kızım İmam Hatip okulları üzerine akademik çalışma yaptı. Ben onların akademik çalışmalarını destekliyorum ve kütüphanemi de onlara emanet edeceğim. Zaten onlara hediye aldığım zaman da nadir eserler hediye ederim. Herkes sevdiğine bir hediye alır benim onlara nadir eser alıp hediye etmem boynumun borcu. Esra kızıma Sebirülreşit’in orijinalini hediye ettim (25 cilt). Şule kızıma da Bayanül Hak (7-8) cilt hediye ettim. Alanları çünkü ona uygun. Bizim açtığımız yolda çalışmalar yapacak bir nesile ihtiyacımız var o nesli görünce mutlu oluyorum.






Ayşe Olgun

https://www.yenisafak.com/hayat/istenatilinca-mecburen-gazeteci-oldum-3412350


13 Kasım 2020 Cuma

En az 10 bin saat çalışmak, ustalık seviyesi için şart

Mükemmellik için 10 bin saat kuralı

Savunmada yerlilik oranının artması ne demektir? Çok basit, düşmanınla savaşırken ele güne muhtaç olmamaktır. 1000 yılı aşkın bu coğrafyada başkasının silahıyla savunma yerine kendine, teknolojine güvenmektir.

Peki, başlığın konu ile ilgisi nedir? Şudur; yerli üretim için ileri teknoloji gerektiren savunma alanında, küresel mükemmelliğe ulaşabilmek için savunmaya adanmış hayatlara ihtiyacımız var ve bunun için bireysel olarak en az 10 bin saatlik pratik sayesinde başyapıtlar üretebileceğiz.

Doğuştan yetenek önemlidir fakat mükemmellikte rolü azdır. Asıl fark, çok çalışmak ve adanmışlıktan gelir. Zira dünya çapında başarı için en az 10 bin saat çalışmak, ustalık seviyesi için şart. Misal yıldız müzisyen iseniz, 10 bin saatlik temrinden sonra virtüöz olursunuz. İyi müzisyen için 8 bin saat yeter, müzik öğretmenliği için 4 bin saat kâfi...

10 bin saat, hayatın pratiğinde en az 10 yıl demektir. Bill Gates'in 1971'de 7 aylık dönemde ana bilgisayarda 1.575 saat çalıştığı bilinir. Bu haftada 7 gün ve günde 8 saat demektir. Küresel başarıya ulaştığında 30 bin saati aşan bilişim mesaisi vardı.

Rahmetli hocam Kemal Batanay'ı hatırlıyorum; bir rast peşrevden 4 notayı kapsayan pozisyon için 6 ay boyunca tamburumla Eyüp'ten Kadıköy'e gidip geldim. Sonrasında anladım ki beynimin yaptığım işle bütünleşmesi için binlerce saat gerekiyormuş. Kas hafızasına yerleşen bu 4 notayı, rüyamda dahi basabiliyor olmamın şartı buymuş meğer...

Konumuza dönersek; biliyorum ki savunma sanayiinde, kendini işine adamış yüzlerce insanımız var. Yine biliyorum ki bu adanmışlıkların sürmesi halinde küresel başarı kaçınılmaz olacaktır. Yeter ki mükemmellik peşindeki savunma virtüözlerimizi, en az 10 bin saatlik çileli uğraşılarında koruyalım.

ŞEREF OĞUZ

https://www.sabah.com.tr/yazarlar/oguz/2016/07/11/mukemmellik-icin-10-bin-saat-kurali

--

Bir Konuda Uzmanlaşmak İçin 10 Bin Saat Kuralını Keşfedin!

Başarı ve başarılı olmak, insanlar için her zaman ilgi çekici olmuştur. Birçok insan hedeflediği başarıya ulaşmak için çeşitli yollar dener. Başarıya giden yolda bu çabanın asıl kaynağı ise “Nasıl başarılı olunur?” sorusudur. 


İnsanlar genellikle bu sorunun cevabını da tecrübelerinden yola çıkarak keşfeder. İlham verici bir TED konuşmasıyla ünlenen Malcolm Gladwell ise başarıya ulaşmak isteyenler için “10 bin saat” kuralını ortaya atıyor. Başarıdan anladığımız şey bir konuda uzmanlaşmak ve o konuyu etraflıca ele almaksa bu kural, doğru bir şekilde uygulandığında tam olarak bunları sağlıyor.

Şimdi, daha fazla merak uyandırmadan 10 bin saat kuralıyla ilgili detay vermeye başlayalım. 

10 Bin Saat Kuralı Nedir?

Malcolm Gladwell temel olarak bir konuda uzman olabilmek için toplamda 10 bin saat o konu üzerinde çalışılması gerektiğini söylüyor. Yani Gladwell’e göre bir konu için yıllarınızı ve önemli bir vaktinizi harcamadan başarıya ulaşmanız mümkün değil. Bu kurala göre kısa yoldan hızlıca başarıya ulaşmak gibi bir durum yok. Gladwell, öğrenme safhası her insan için değişiklik gösterse de şu anda başarıya ulaşmış kişilerin, öncesinde mutlaka en az 10 bin saatlerini ilgilendikleri konuya harcamış olma olasılıkları yüksek diyor. 

Malcolm Gladwell aynı zamanda tezini desteklemek için başarılı olmuş insanların hayatlarını araştırıyor. Bunun için de özellikle evden kaçıp kod yazmaya giden iki genç olan Bill Gates ve Paul Allen’ın Microsoft’u kurma hikayelerinden ilham alıyor. 

Elbette istenilen başarıyı yakalamak için 10 bin saat harcamak kolay değil. Bu uzun bir süreç ve istikrarlı çalışmayı gerektiriyor. Daha anlaşılır anlatmak gerekirse uzmanlaşmak istediğiniz herhangi bir alana günde 8 saat ayırsanız ve haftada ortalama 5 gün bu şekilde devam ederseniz yılda 240 gün gibi bir çalışma süresi oluyor. Bu da yaklaşık 1920 saat ediyor.
Böylelikle başarıyı yakalamak için öğrenmek, araştırmak ve çabalamak bir yaşam tarzı haline geliyor.

Peki; 10 bin saat kuralı, içinde hangi öğrenme süreçlerini barındırıyor? 

Düşünme Seansları Düzenlemek

Sıkı bir şekilde çalışmak kadar vaktin bir kısmını düşünerek geçirmek de fazlasıyla önemli. Özellikle düşünme seansları düzenlemek, zihnin berraklaşmasına ve özgürleşmesine yardımcı olabilir. 10 bin saat kuralı içinde düşünmenin gücüne inanıp ufak egzersizlerle süreci destekleyebilirsiniz. 

Deneyim Sahibi Olmak

Okumak mı, yoksa yaşamak mı daha iyi öğretir konusu uzun süredir tartışılıyor. Okumanın öneminin farkında olsak bile deneyimlemenin de öğrenme üzerinde çok büyük bir etkisi var. Bu nedenle bir şeyleri deneyimlemeye çalışmak ve geliştirdiğiniz yöntemlerin işe yarayıp yaramadığını test etmek, bir konuda uzmanlaşmanızda faydalı olacaktır. 

Yani kişisel fikirlerinizi geliştirmek ve bir proje haline getirmek, belli bir çalışma saati istediğinden 10 bin saat kuralı doğrultusunda harekete geçmiş olacaksınız. 

Mümkün Olduğu Kadar Çok Kitap Okumak

Dünya çapında başarı elde etmiş tüm insanlar kitaplara büyük bir önem veriyor. Örneğin Elon Musk, Tesla’nın CEO’su olmadan çok önce günde 10 saate yakın kitap okuduğunu söylüyor. Aynı şekilde Microsoft'un kurucusu Bill Gates de yılda 50 kitap bitirdiğini açıklamıştı. 

Demek istediğimiz şu ki 10 bin saat kuralını destekleyici bir diğer unsur da ilgili olduğunuz alanla ilgili bol bol okuma yapmak. Üstelik sadece alanınızla da sınırlı kalmayıp zihninizi açacak, farklı bir bakış açısı kazandıracak olan kitaplara da kütüphanenizde yer vermelisiniz. 

*Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak gerekir. 

Balzac

https://www.isbank.com.tr/blog/10-bin-saat-kurali

--

Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olurlar? (10.000 Saat Kuralı)

Malcom Gladwell’in yazdığı Outliers (Çizginin Dışındakiler) adlı kitabında bazı insanların neden diğerlerine göre daha başarılı olduğu anlatılıyor.


Başarı için 10.000 saat çalışmak zorunlu bir kural.


Doğuştan yetenek diye bir şey var ama rolü az. Çok hazırlık yapmak yani çalışmak daha önemli.


Bir müzik enstrümanı çalanlar üç gruba ayrılır. Birinci grupta yıldızlar vardır; dünya çapında solo çalabilecekler bu gruptadır. İkinci grupta “iyi” olanlar. Üçüncü grupta profesyonel olarak enstrüman çalması beklenmeyenler. Örneğin kemanı eline alan bir kişi kariyeri boyunca kaç saat çalışmıştır, ona bakmak gerekiyor. Birinci grupta olanlar 10 bin saatlik pratiğe ulaşmış olanlardır. Yapılan bir araştırmada ikinci grupta olanlar iyi olmak için 8 bin saat, müzik öğretmeni olmak için 4 bin saat pratik yapmışlardır.


Zirvedeki insanlar sadece daha fazla çalışmakla, hatta herkesten çok daha fazla çalışmakla kalmıyor, çok çok daha fazla çalışıyor.


Herhangi bir dalda dünya çapında ustalık düzeyine ulaşmak içim 10 bin saat pratik yapmak şart.


Örneğin Mozart müzik yazmaya on yaşında başlamıştır. İlk yapıtları iyi değildir. Başyapıt kabul edilen No.9, K.271 konçertosu için 10 yıl çalışmıştır. 10 yıl 10 bin saat demektir.


Pratik yapmak, iyi bir noktaya geldikten sonra yapılan bir şey değildir. Sizi iyi bir noktaya getirmesi için gerekli olan saati harcamak demektir.


Beatles; John Lennon, Paul McCarney, George Harrison ve Ringo Starr, 1964 yılında ABD’ye geldiklerinde büyük dönüşüm yaratırken bu Hamburg’da birlikte çalışma saatlerinin sonucu idi. Hamburg’a ilk gittiklerinde gecede en az beş saat olmak üzere 106 gece çaldılar. İkinci yolculuklarında 92 kez, üçüncüde 48 kez çaldılar. Toplam Hamburg sınavında 1.200 performans sergilediler. Her defasında daha iyi çalıyorlardı.


Bill Gates 1971’de 7 aylık bir dönem içinde ISI ana bilgisayarda 1.575 saat çalıştı; bu haftada yedi gün, günde sekiz saat çalışmak demekti.


Bu kitabı okuyunca son yıllardır televizyonlarda ve gazetelerde boy gösterenlerin ahkâm kestikleri konularla ilgili kaç saat çalıştıkları ortaya çıkıyor. Örneğin Atatürk dönemi ile ilgili ciddi ve derin yorumlar yapabilmek için Osmanlı Tarihi ve Cumhuriyet dönemi üzerinde en az 10 yıl çalışmak ve onlarca kitap okumak gerekiyorken, o dönemi sanki yaşamışçasına atıp tutanların bu kitabı okumaları şart. Bir İlber Ortaylı konuşurken neden su gibi cümleler dilinden akıyor; çünkü konusunun virtüözü olmuş.


Başbakan siyasete atılmadan öncesinden başlayarak topluma hitap etmede yüzlerce saat harcamışken son 10 yıldır, binlerce saat konuşmuş durumda. İşte 10 bin saat kuralı onun hitabet konusundaki başarısını ortaya koyuyor.


Beynin bilmesi gerekenlerle kaynaşması ve uzmanlık için 10.000 saat çalışmak şart.


Ancak uzmanlaşmak ve başarılı olmak ne kadar önemli ise; uzmanlığın, bilginin kullanılmasında asil davranmak da o kadar önemlidir. Bilgi ve uzmanlığın insan ve doğa sevgisi, vicdan, vefa duygularıyla taçlanması gerekir.


Örneğin geçen akşam Haber Türk TV’de Alev Coşkun ile Atatürk dönemini değerlendiren Ayşe Hür gibi. Çok bilgili, demek ki 10 bin saat çalışmış; ama bu bilgisini asil biçimde kullanmıyor. Birazcık olsa da vefalı davranamıyor. Vicdanın sesini dinleyerek Atatürk dönemine az da olsa insaflı yaklaşmıyor.


On bin saat çalış; uzmanlaş. Uzmanlığını ve bilginin paydası sevgi ve vicdan olsun.


Son söz: Yılda 360 gün yataktan güneş doğmadan kalkabilen hiç kimse ailesini zengin ve mutlu etmekte başarısız olamaz…

Mustafa Pamukoğlu

https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/mustafa-pamukoglu/bazi-insanlar-neden-daha-basarili-olurlar-10000-saat-kurali-386254

--

10 bin saat kuralı ve bir anket!

Kitapları milyonlar satan ve Time Dergisi tarafından ‘Dünyanın En Etkili 100 İnsanı’ndan biri seçilen Malcolm Gladwell, konferans için Türkiye’ye gelmiş.


Her üç kitabını da bir solukta okumuş, bir Gladwell hayranı olarak onu dinleyememek beni çok üzdü.  Başka sefere artık!


Yeni eğitim yılı dün itibariyle başladı. Bu vesile ile Gladwell’in son kitabındaki önemli bir kavramdan bahsetmek istiyorum.


10 BİN SAAT KURALI


Gladwell, başarılı insanları araştırdığında 10 bin saat kuralının hepsine uyduğunu görüyor.


Hepside bulundukları noktaya gelmek için en az 10 bin saat çalışmışlar, pratik yapmışlar.


Örneğin, Bill Gates Microsoft’u kurmadan önce evlerinin yakınındaki bir lisede, tam 10 bin saat programlama yapmış.


Hatta kendisine gündüz izin verilmediği için laboratuara gece giriyor ve sabaha kadar çalışıyormuş.


Aynı şekilde Apple’ın kurucusu Steve Jobs 10 bin saat programlama yapmış.


The Beatles grubu, ünlü olmadan önce 10 bin saat pratik yapmış.


Orhan Pamuk günde 12 saat çalışıp yarım sayfa yazdığını söylemişti, bir söyleşide.


Hiçbir başarı tesadüf değil. Tempolu ve yoğun çalışma, başarıyı getiren en büyük etken.


Dünyaca ünlü tüm okullarda çocukların çalışarak geçirdiği zaman normal okullardan kat kat fazla.


Yeni eğitim yılında her velinin ve öğretmenin çalışkanlığı vurgulayacağını ve özendireceğini ümit ediyorum.


BİR ANKET SORUSU


Zamanında bir ankete katılmıştım. Ankette çok ilginç bir soru vardı.


En çok kimin okuduğu kitapları okumak istersiniz?


Ankette ilk yazar Gladwell çıktı. Benim yanıtım da Gladwell’di.


Gladwell ulaştığı ilginç bilimsel bilgileri, inanılmaz hikaye anlatma kabiliyeti ile birleştirerek mükemmel kitaplar yazıyor.


Üniversite öğrencileri Gladwell ne okur ve nasıl düşünür çok merak ediyordu.


Konferansında olsaydım, ben de kendisine bu soruyu sorardım.


Şimdi bu soruyu ben sorsam, siz ne yanıt verirsiniz.


En çok kimin okuduğu kitapları okumak istersiniz?


Bana yazarsanız, öne çıkan isimleri ve mümkün olursa okudukları kitapları sizler ile paylaşacağım.


Özgür Bolat

https://www.hurriyet.com.tr/10-bin-saat-kurali-ve-bir-anket-12481984


--

10 Bin Saat Kuralı Nedir? Başarılı Olmak İçin Bilinmesi Gerekenler!

10 Bin Saat Kuralı Nedir? 10 bin saat kuralı temel olarak “Başarı Nedir?” ve “Nasıl başarılı olunur?” sorularının cevabını vermesi açısından meşhur olmuştur. 2008 yılında Malcolm Gladwell “Outliers: The Story of Success (Çizginin Dışındakiler – Bazı İnsanlar Neden Daha Başarılı Olurlar)“ adlı kitabında, bir konuda başarılı olma, uzmanlaşma veya ustalaşma için 10.000 saat bilinçli uygulama yapılması gerektiği kuralından söz etmiştir.

Bu söylemiyle Gladwell birden bire dünya gündemine oturmuştur. Böylece “10 bin saat kuralı nedir” sorusu ve “10 bin” sayısının başarıda sihirli bir sayı olduğu iddiası dünya çapında bir tartışma başlatmıştır. Temel olarak söylem şudur; bir konuda uzmanlaşmak için en az 10 bin saat üzerinde çalışılması gerektiğidir.

10 Bin Saat ve Kasıtlı/Planlı Uygulamalar
Gladwell, tezini destekleyen bazı örnekler de vererek kitabında şöyle demişti:

Bir konuda uzmanlaşmak için 10 bin saat çalışırsanız, ustalaşırsınız. Bunun en iyi örneklerinden bazıları şunlardır:

Seattle lisesinde okurken kodlamaya başlayan Bill Gates’in başarısındaki süre bu civardadır. Amerika’yı sallamasından çok önce Alman eğlence kulüplerinde günde sekiz saat konser veren Beatles da öyle. Toplamda 10 bin saatlik maraton sonunda şimdi hayran kaldığımız duruma gelmişlerdi.

Başarı – Aslında şöyle demek istiyordu Gladwell: 10 yıl boyunca, haftanın beş günü, günde 4 saate kadar kasıtlı uygulama yaparak çalışan her kim olursa olsun, istenilen seviyeye, yani uzmanlık ve ustalık seviyesine ulaşabilir. Kabaca hesap edersek,  4 saat x 5 gün x 50 hafta (iki hafta da tatil yaptıklarını varsayalım) x 10 yıl = 10.000 saat.

Burada vurgulanan temel fikir Uzman Performansının kazanılmasında Kasıtlı yani Planlı Uygulamaların Rolü ve bu rolün 10.000 saatlik bir süreye karşılık geldiğidir.  Gladwell, kendisine yönelik eleştirilerde özellikle kasıtlı uygulama şartına dikkat çekmiştir. Amaçsız, plansız, kasıtsız, hedefsiz ve rastgele uygulanacak bir performansın çöle su vermek gibi olacağıdır. Bu konuya açıklık getiren pek çok makalede vurgulanan da budur. Çünkü Gladwell yazısında “kasıtlı uygulamaların rolünü” anlatmaya çalışıyordu. Uygulama demek kasıtlı olarak bir hedef için odaklanmak demektir.

Başarıya etki eden faktörler sadece süre değildir. Aynı zamanda kişilerin motive edilmeleri de gerekir. Bunun yanında, iyileştirilmesi gereken alanları belirlemeleri ve geri bildirim verilmesi gibi değişkenlerin de hesaba katılması gerekir. İşte bu durumda 10.000 saati bulmak fikri bir doğru olarak karşımıza çıkmaktadır.

Deha % 99 çalışmak, % 1 ilhamdır – Thomas Edison

Gladwell’in mesajı şudur: İnsanlar doğuştan dahi değildir. Deha çaba ve çalışmaktadır. Ne yazık ki popüler kültür çalışmadan başarıyı elde etme üzerine odaklanıyor. Bu da ters sonuçlar doğuruyor.

10 Bin Saat Kuralı Nedir – Gladwell’e Tepkiler
Gladwell bu görüşüyle, yani 10.000 saatlik çalışmayla uzmanlaşma fikriyle akademik çevrelerin tepkisini de çekti. Harvard Profesörü ve ünlü “Duygusal Zeka” kitabının yazarı Daniel Goleman, “10.000 saatin sadece yarısı doğru” derken, bir grup psikolog da 10.000 saat kuralını reddetti.

Gladwell itirazcıları üzmek istemeyerek bir açıklama yaptı. Bu kuralın çok parlak yorumlamalara sebep olduğunu açıkladı. 10.000 saat kuralının uygulamasının başarıyı garanti ettiği yönündeki görüşlerin de abartılı olabileceğini ifade etti. Bunun gibi itiraz edenlerin yanlış anlamalarına neden olduğunu söyledi;

“Outliers’da bahsettiğim 10.000 saat kuralı hakkında kafa karışıklığı var. Uygulama, başarı için yeterli bir koşul değildir. 100 yıl boyunca satranç oynayabilirim ama asla bir usta olamayabilirim. Mesele şu ki, doğal yeteneğin ortaya çıkarılması için bir zaman yatırımı gerekir. Bu açık. Ne yazık ki, bazen karmaşık fikirler aktarılırken basitleştiriliyor.”

Micheal Simmon da yazısında, “10.000 saatlik kuralı unut. Edison, Bezos, & Zuckerberg’in 10.000 Deneme Kuralını Takip Et!”, diyor.

Simmons’un temel tezi ise şu cümledir: Kasıtlı deney, hızla değişen bir dünyada kasıtlı uygulamadan daha önemlidir. Kasıtlı uygulama Gladwell’in fikri. Buna karşı da kasıtlı denemeyi öne çıkarıyor.

Ampul için 10.000 deneme yapan Edisondur. “Amazon; günde, haftada, ayda, yılda denemeler yaparak oluşturduğumuz başarılı bir fonksiyonumuzdur,” diyen Jeff Bezostur. 10.000’den fazla deneme yaptığını, “En gurur duyduğum şeylerden biri başarımızın gerçekten anahtarıdır bu deneme çerçevesi…  Zaman içinde herhangi bir noktada, Facebook’un yayınlanmasının sadece bir sürümü yok. Muhtemelen 10,000 vardır. ” diyen Mark Zuckerbergtir.

Özet: 10.000 Saat Kuralını Denemeye Değer
10 Bin Saat Kuralı Nedir? Bu eleştirilere rağmen, adı kasıtlı uygulama değil de kasıtlı deneme olsun, en popüler güncel başarı formülü yine de Malcolm Gladwell tarafından popüler hale getirilen 10.000 saatlik kuralıdır. Buradaki fikir, herhangi bir alanda dünya standartlarında bir sanatçı olmak için 10.000 saatlik bilinçli bir uygulamaya ihtiyaç duymanızdır.

10 Bin Saat “Tekrarlama Kuralı” Deseydik Ne değişirdi ki?  
10 Bin kez deneme veya 10 bin kez kasıtlı uygulama bize geniş zamana yayılan sistematik tekrarı da hatırlatıyor. Daha önceki bir yazımızda bu konuyu ele almıştık. aslında 10 bin kez yapılan tekrar, özellikle sistematik ise ve nasıl yapılacağı biliniyorsa, başarının elinizden kaçma şansı yoktur.

Melik Safi DUYAR

https://www.kisiselgelisim.com/10-bin-saat-kurali-nedir-basarili-olmak-icin-bilinmesi-gerekenler/

--



5 Kasım 2020 Perşembe

İNSANI ANLAMAK VE YÖNETMEK

 İnsanı Anlamak ve Yönetmek Eğitimi

 
İnsan kendi davranışlarının ve seçimlerinin sorumluluklarını alarak daha sağlıklı ilişkiler içinde hayatını sürdürebilir. İnsanı Anlamak ve Yönetmek Eğitimi bu çerçevede gerekli bilgi ve sistemi paylaşarak kişiye kendini ve çevresindeki insanları anlamayı, ulaşmaya çalıştığı geleceğe bir ekip ile gidebilme yetisini kazandırmak için gereken alt yapıyı sağlamayı hedeflemektedir.
 
Yaşamımız ‘’özel’’ ve ‘’iş’’ yaşamı olmak üzere iki ilişki temelinde şekilleniyor. İnsanın kendisiyle ve diğer insanlarla olan ilişki alanında oluşan bilinç, kişinin tüm yaşamın kalitesini, iş verimini, üretimini, motivasyonunu ve ekibin niteliklerini belirliyor. 
 
İnsanı Anlamak ve Yönetmek Eğitiminin amacı, katılımcılara bu iki ilişki alanı ile ilgili bir iç görü kazandırmak, insanın kendi ulaşmak istediği gelecek için davranışlarını seçerek hareket edebileceğini göstermektir. Bu doğrultuda programda empati, liderlik bilgisi, ekip yönetme algısı, kendi davranışlarını seçme motivasyonu, tanıklık gücünün farkındalığı, verdiği mesajı bilinçle verme sorumluluğu, insan zeminlerinin farkında olarak ilişki kurma konuları üzerinde durulacaktır.
 
Eğitim İçeriği
  • Yaşamın İki Temel İlişkisi
  • Yaşam Bir Ekip İşidir
  • Güçlü ve Verimli Bir Ekip İçin Neler Yapılmalı?
  • Ekibimde Olmasını İstediğim Davranışlar
  • Bu davranışların Oluşabilmesi İçin Gereken İklim
  • Ortamdan Sorumluluk Alma
  • İletişim mi İlişki mi?
  • Bizi Biz Yapan Zeminlerimiz
  • Anlam Veren İnsan
  • Anlamı Yönetmek, Davranışı Yönetmek
  • Kendi Davranışlarını Seçmek Gücünün farkında olmak
  • Tanıklık Bilinci
  • Karşındakini Anlamak
  • Verdiği Mesajın Farkında Olmak
  • Değerlerle Yönetmek

*Eğitim canlı sanal sınıf ortamında gerçekleştirilecektir.

 
Kimler Katılabilir? 
Kendisini ve çevresindeki insanları anlamak, ulaşmaya çalıştığı geleceğe bir ekip ile gidebilme yetisini kazanmak isteyen herkes.
 
Eğitim Süresi: 2 Tam Gün

Eğitmen: Polat Doğru

https://edu.sabanciuniv.edu/tr/acik-egitimler/insani-anlamak-ve-yonetmek